İsrail, ABD ile birlikte İran'ı zayıflatmaya çalışırken savaş sonrası Türkiye'nin güçlenmesinden korkmaya başladı
İsrail'in Türkiye'den korkması yerinde bir korku mu, yoksa Ankara'nın diplomasi ve hukuk vurgusu henüz bölgesel denge değiştirecek güçte midir?
Yazar, İsrail ve ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayarak uyguladıkları politikaların dünya düzeninde çok kutuplu bir sistemin oluşmasını hızlandırdığını, bu çerçevede Türkiye'nin uluslararası hukuk ve barış diplomasisi ile bölgesel ve küresel etki üreten bir güç haline geldiğini iddia ediyor. Bu iddiasını, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi Körfez aktörlerinin İsrail'i giderek daha büyük tehdit olarak görmeye başlaması ve İsrailli analistlerin Türkiye'nin güçlenişini kabul etmesiyle destekliyor. Ancak Türkiye'nin henüz sınırlı askerî ve ekonomik kapasitesi, yazarın iyimser tahminlerini ne kadar geçerli kılıyor?
Anadolu'da bir atasözü vardır: "Korkunun ecele faydası yoktur." İsrail ne kadar korkarsa korksun, Türkiye güçlenmeye devam edecektir.
Dünyada olası bir savaşa karşı kitlesel tepki İsrail'in Gazze'deki soykırımı ile başladı, sekiz milyarlık dünya nüfusuna karşılık gelen bir duyarlılık oluştu. İsrail'in uyguladığı politikalara karşı insanlar sokaklara çıkarak ciddi bir karşıtlık ortaya koydu. Amerika Birleşik Devletlerinin içine düştüğü bu savaş süreci, kitlesel tepkiyle karşılaştı ve ne ABD'de ne de müttefik ülkelerde beklenen kamuoyu desteği tam anlamıyla oluşturulamadı.
Amerika Birleşik Devletlerinin hukuksuzluk serüveni aslında Birinci Körfez Savaşı ile başladı. Soğuk Savaş döneminde bir ülke başka bir ülkeye savaş açacağı zaman bir meşruiyet zeminine dayanmak zorundaydı. Oysa 1. Körfez Savaşında ABD, "Menfaatim varsa müdahale ederim, kimseyi ikna etmek zorunda değilim" anlayışını ortaya koydu.
Buna rağmen, George H. W. Bush döneminde Irak Savaşı'na giderken kamuoyu desteği yaklaşık %66 civarındaydı. Ayrıca savaş için Birleşmiş Milletler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üzerinden de kararlar alınmıştı.
İsrail ise bir devlet olarak kendisini uluslararası hukukla veya ahlaki ilkelerle sınırlamayan bir model ortaya koydu. Gazze'de, dünyanın gözü önünde, seçerek ve bilerek on binlerce sivilin hayatına kasteden bir politika izledi. Bu süreç, Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde de soykırım suçlamalarına kadar uzanan bir tartışmayı beraberinde getirdi.
İsrail'in tek başına sergilediği bu hukuksuzluk modeli, insanlık için ciddi bir tehdit olmakla birlikte sınırlı kalabilirdi. Ancak aynı yaklaşımın ABD tarafından da benimsenmesi, çok daha tehlikeli bir tablo ortaya çıkardı. Nitekim İran'a yönelik saldırılarda uluslararası hukukun hiçe sayıldığı görülmektedir.
Bu savaş, dünyada önemli kırılmalara yol açtı. Öncelikle ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerde ciddi bir mesafe oluştu. Donald Trump döneminden itibaren Avrupa ülkelerine yönelik küçümseyici yaklaşım, bu ayrışmayı daha da derinleştirdi.
Benzer şekilde, ABD ile NATO arasında da önemli çatlaklar oluştu. Oysa NATO, büyük ölçüde ABD öncülüğünde kurulmuş bir güvenlik mimarisiydi.
Bu savaşta derin etkiyi ve yıkımı Körfez ülkeleri yaşadı. Yaklaşık 50 yıldır ABD'nin kurduğu petro-dolar sistemi ve sağladığı güvenlik şemsiyesi, bu ülkelerin ekonomik ve finansal istikrarının temelini oluşturuyordu. Trilyon dolarlık savunma harcamaları da bu sistemin bir parçasıydı.
Ancak ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları sırasında ortaya çıkan tablo, ABD'nin Körfez ülkelerini özellikle Suudi Arabistan gibi kritik aktörleri koruma kapasitesinin olmadığı ortaya çıktı.
Bu durum, savaş sonrasında dünyada çok kutuplu bir düzen arayışını hızlandıracaktır. İsrail ise uluslararası alanda giderek daha sert, ölçüsüz ve sınırları zorlayan bir dil kullanmaya başladı. Sürekli sivillerin hayatını hedef alan operasyonlar Batı Şeria'da ve Lübnan'da insanlık dışı uygulamalarına devam ediyor.
Öte yandan İran savaşı şunu da gösterdi: ABD ve İsrail'in gücü sınırsız değil. Aynı şekilde, İran'ın kapasitesi de İsrail'in hesap ettiği kadar sınırlı değilmiş.

8