Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken Altılı Masa giderek kontrolden çıkmış bir görüntü veriyordu. Ortaya konulan söylemlerin bir kısmı, ülkenin milli bütünlüğünü tehdit edecek düzeyde tartışmalara yol açıyordu.
Buna karşılık Cumhur İttifakı'nın açıkladığı Türkiye Yüzyılı vizyonu, bir yönüyle Osmanlı ile Cumhuriyet'i barıştıran, tarihsel sürekliliği vurgulayan bir yaklaşım ortaya koyuyordu.
Bugünlerde Sayın Cumhurbaşkanı, yaptığı konuşmalarda bu yaklaşımı iki önemli vurgu ile yeniden hatırlattı:
"Kurduğumuz devletlerin adları ve yöneticileri zamanla değişmekle birlikte, devlet-i ebed müddet vasfı her zaman baki kalmıştır.»
"Türkiye Cumhuriyeti bu topraklarda kurulmuş ilk devlet değil, son devletimizdir."
Bu yaklaşım, Türkiye'nin tarihini birbirinden kopuk dönemler halinde değil, süreklilik içerisinde değerlendiren bir devlet perspektifini yansıtmaktadır.
Seçim sonrasında, Cumhuriyet Halk Partisi'ne uzun yıllar destek vermiş birçok seçmen de partilerinin yaşadığı savrulmayı ve AK Parti'nin yerli duruşunu kendi içinde sorgulamaya başladı.
Türkiye'de Atatürk karşıtlığı üzerinden zemin oluşturmak imkân dışı olduğu için iki büyük takımın Suudi Arabistan'da yapacağı maç üzerinden bu kitlelerin kodları aslına döndürüldü ve bu sorgulama tekrar rafa kalktı.
İKİ NEHİR İKİ SOSYOLOJİ
Batı sömürge imparatorluğu, yaklaşık iki yüzyıl boyunca siyaset, dil ve kültür alanlarında etkili olarak kendi değerlerini benimseyen yönetici ve akademik elitler yetiştirdi. O dönemin dünyasında bu durum istisna değil, genel bir kuraldı.
Kurulan kolej sistemleri, entelektüel dönüşüm süreçleri, Batıcı medya tekeli, akademideki üstencilik anlayışı, moda ve tüketim kültürü, 200 yıllık birikim uzun yıllar boyunca belirli bir zihniyet dünyasını oluşturdu ve sürdürülebilir kıldı.
Bugün öyle bir tablo ile karşı karşıyayız ki; ülkenin iyi yetişmiş akademisyenlerinin önemli bir kısmı, sanat çevreleri, bazı sanayiciler, ulusalcılar, Atatürkçüler, bazı sol gruplar ve bunlardan etkilenen geniş toplumsal kesimler, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümü anlamakta zorlanmaktadır.
CHP'NİN DÖNÜŞÜMÜ
CHP bu ülkenin kurucu partisidir ve kendisini Kuvâ-yi Milliye mirası üzerinden tanımlamaktadır.
Ancak ülkede milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin güçlenmesi ve uzun yıllar boyunca iktidarda kalması, CHP'yi zamanla Kuvâ-yi Milliye'nin temsil ettiği geniş toplumsal mutabakattan uzaklaştırdı.
Parti, kendisini iktidara karşı tanımlayan her kesimin ortak çatısı hâline geldi. Böylece CHP, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran parti olma iddiasından ziyade, cumhuriyetin belirli bir toplumsal kesim için kurulduğu düşüncesine yaklaşan bir siyasi çizgiye sürüklendi.
Bu nedenle iktidara gelen her parti ve lider, demokratik rekabet içerisinde yarışılacak bir rakip olarak değil; gönderilmesi gereken bir aktör olarak görüldü.
Böyle bir anlayışta politika üretmek ikinci plana düşerken, rakibi gayrimeşru ilan etmek başlı başına bir siyaset yöntemi hâline geldi.

14