İsrail'in sergilediği mafya devlet ve hukuksuzluk İsrail'in icraatlarıyla sınırlı kalacak zannetmiştik; ABD Venezüella devlet başkanını kaçırması bu hukuksuzluğun bu dönemin genel geçer politikasına dönüştüğünü gördük.
Bölgemizdeki jeopolitik dengelerin adeta ışık hızıyla değiştiğine tanıklık ediyoruz. İsrail'in son dönemde ortaya koyduğu yüksek tehdit dili, hukuksuzluk ve sınır tanımaz askeri hamleler ilk bakışta bölge ülkelerini sindirecek, herkesin kendi kabuğuna çekilmesine yol açacak gibi görünüyordu. Ancak gelinen noktada bu tehditlerin tam tersine bir etki ürettiği anlaşılıyor: Devletler, riskle karşı karşıya kaldıklarında a "işin başa düştüğünü" fark ettiler.
İsrail saldırılarının en kırılgan ve sarsıcı boyutu, İran ve Katar'a yönelik hamlelerde ortaya çıktı. İran'la İsrail arasındaki yaklaşık kırk yıllık husumet bilinen bir gerçekti. Ancak İsrail'in müzakere sürecinin merkezindeki aktörleri hedef almak amacıyla Katar'a saldırması, bölge jeopolitiğini derinden sarsan bir kırılma yarattı. Bu adım, artık hiçbir ülkenin "güvenli alan" varsayımıyla hareket edemeyeceğini açık biçimde gösterdi.
Bu atmosferde Pakistan ile Suudi Arabistan arasında hızla gündeme gelen askeri iş birliği ve NATO'nun beşinci maddesine benzer şekilde "bir ülkeye yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılması" prensibi, ilk bakışta sıradan bir gelişme gibi algılandı. Oysa bu hamle, bölgede yeni bir güvenlik mimarisinin sessizce inşa edilmeye başlandığını gösteriyordu.
Suriye'de milli bir devlet kurlunca İsrail'in apar topar Golan Tepeleri'ni ve Suriye topraklarının bir bölümünü fiilen işgal etmesi, Tel Aviv yönetiminin bölgesel yayılmacılığının nereye varabileceğini açıkça ortaya koydu. Bu tutum, Ortadoğu'daki kurumsal devletleri birbirine yaklaştıran temel itici güçlerden biri hâline geldi.
İsrail'in bu agresif çizgisini örnek almaya çalışan Birleşik Arap Emirlikleri'nin de "haydut devlet" benzeri bir rol arayışına girdiği görüldü. Aden Körfezi, Yemen ve Sudan'da askeri hamlelerle kendisini büyük devlet gibi konumlandırma çabası, bölgesel dengelerde ciddi rahatsızlıklar doğurdu. Ancak bu çizginin sürdürülebilir olmadığı artık daha net biçimde ortaya çıkıyor.
Gazze'de yaşanan soykırımın ilk günlerinde Mısır ile Türkiye arasında gözle görülür bir yakınlaşma yaşandı. Kurumsal devletlerin karakteri tam da budur: dönemsel gerilimler yaşansa da uzun vadede stratejik akıl ve devlet hafızası rotayı yeniden bulur.
Öte yandan ABD'nin son dönemde sergilediği davranış biçimi, yalnızca Ortadoğu'yu değil, tüm dünyayı yeni ittifak arayışlarına zorlamaktadır. Hiçbir elle tutulur gerekçe olmadan, yalnızca petrol ve değerli madenlere el koyma amacıyla Venezuela Devlet Başkanı'nın mafyavari yöntemlerle kaçırılması, özellikle küçük ve orta ölçekli devletlerde derin bir güvensizlik yaratmıştır.
Bu tabloda, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde uluslararası alanda bölgesel bir güç olarak konumlanan Türkiye'nin dikkatli ve çok katmanlı diplomasi anlayışı her geçen gün daha somut sonuçlar üretmektedir. Türkiye, neredeyse tek başına Libya'nın istikrarını ayakta tutmaya çalışıp önemli bir mesafe katetmiştir.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin Sudan'ı parçalamaya dönük hamlelerine karşı Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasında beliren eşgüdüm, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Aynı şekilde, uzun yıllardır Somali'nin istikrarı için ciddi yatırımlar yapan Türkiye, İsrail'in Somaliland'ı tanıma girişimiyle birlikte bir anda Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve birçok Arap ülkesiyle birlikte kurumsal bir devlet dayanışmasının merkezinde yer aldı.
Ürdün'de gerçekleştirilen dışişleri toplantısında, Orta Doğu ve İslam dünyasının güçlü devletlerinin Somaliland meselesi karşısında neredeyse yekpare bir tutum sergilemesi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ifadesiyle "İslam ülkelerinin uyandığını" gösteren sembolik bir eşik oldu.

6