The Guardian muhabirinin İsrail'de yaptığı röportajı izlerken aklımdan tam da başlıktaki düşünce geçti...
Zira 20'li yaşlardaki sarışın kız İsrail'in Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir'i hararetli bir şekilde savunuyordu...
Hani şu Filistinlilere tecavüz edilmesini, işkence edilmesini, idam edilmesini, Gazze'nin yok edilmesini isteyen kabine üyesinden söz ediyorum... Ve röportajdan görünüyor ki Ben Gvir'i inşa eden köktendinci anlayış onun peşinden giden İsraillileri de ihmal etmemiş.
Genç kızın söylemleri insanı dehşete düşürüyor... O ise bunları çok normal ve haklıymış gibi anlatıyor.
Önce söylediklerini bir hatırlatayım.
"Gazze'de canlı hiçbir şey bırakmamalıyız"
"Filistinliler yaşamak istiyorsa bir Arap ülkesine gitmeliler"
Aynı genç kız Filistinlilere ölüm ile sürgün arasında seçim yapmasını isterken bir de şart öne sürüyor.
Lübnan, Ürdün ve Suriye'ye gidemezler.
Çünkü bu toprakları dediğine göre Tanrı Yahudilere vermiş...
Hani kimilerinin gözünü kapatıp, görmezden gelmeye çalıştığı gerçeklerle çok net bir şekilde yüzleşiyoruz.
İsrailliler "Vadedilmiş Topraklar" tezviratına inanmakla kalmıyor. Tanrının emri olduğu için bu coğrafyadaki herkesin öldürülmesinin de normal olduğunu düşünüyor. İşte bu zihniyetin seçtikleri de soykırım yapmaktan bu yüzden hiç ama hiç çekinmiyor. Siz bakmayın bizdeki "küfürbaz" sözde itibarlı gazetecinin "Orta Doğu'daki tek gerçek demokrasi" güzellemelerine...
İsrail bir Yahudi şeriatı devleti, toplumu da köktendinci bir yapının esiri durumunda bu zihniyet kendisini üstün ırk, diğer insanları "Goyim" yani hizmet hayvanı olarak görüyor.
Hizmet hayvanı da ne işe yarar ki zaten ya İsrail'e hizmet edecek, ya da ölüp gidecek...
Bu yüzden İsrail'de sandıktan kimin çıktığının zaten bir önemi yoktu...
Peki ben konuyu nereye getireceğim.
Aslında defalarca anlattık.
Büyük İsrail Projesi'ni ya da diğer adıyla Arz-ı Mevud'u hafife almayın zira köktendinci bu insanlar için bu mesele tartışmaya kapalı bir alan ve onları durdurabilecek yegane güç de ancak demir yumruk olabiliyor...
İran füzelerinde bunu net olarak gördük.
Ne diyordu o genç kız, "Suriye, Lübnan, Ürdün bizim. Tanrı bize verdi"
Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye ve Lübnan için verdiği mücadeleyi bir düşünün bir de İsrail'in Erdoğan'ı devirmek için bugüne kadar yaptığı hamleleri...
Aslında tezgah hep gözümüzün önünde kuruldu.
Erdoğan da milletine güvenip bu tezgahı boza boza yürüdü...
Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yürüdüğü bu yolda destek vermek sadece bir ikbal değil, aynı zamanda bir insanlık vazifesi...
Zira Erdoğan insanlığı büyütme, istikrarı tahkim etme mücadelesi verirken İsrail'in bölge planlarına da çomak sokuyor.
Bu yüzden Suriye'de okul kitaplarından Osmanlı dönemini, Türkleri ve Türkiye'yi hedef alan ifadelerin çıkarılması, Hatay'ın haritada Türkiye şehri olarak yer alması, iki ülkenin kardeşliğinin tahkim edilmesi bile başlı başına büyük bir başarı...
Tel Aviv'in bölge politikalarına vurulmuş sert bir yumruk...
Hele ki BM'nin çaresiz kaldığı bir dönemde...
Bakın BM Genel Sekreteri Guterres son paylaşımlarından birinde aynen şöyle söylüyor...
"İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'daki eylemlerinden derinden endişeliyim. Yerleşimler genişliyor, tahliyeler amansız bir şekilde sürüyor, Filistinliler topraklarından kovuluyor, yerleşimci şiddeti artıyor. Etnik temizlik gölgesi her zamankinden daha büyük bir tehdit olarak beliriyor"
Daha ne desin
Yazının başında da söylediğim gibi dünya, tımarhaneye kapatılması gereken köktendinci bir yapıyla mücadele ediyor.
YAŞASIN CUMHURİYET
Çocuklarımıza iyi bir eğitim vermek için büyük mücadele ediyoruz. Ama eğitim kadar öğretim de önemli...
Örneğin kul hakkı yememeyi öğretiyor muyuz
Empati yapmayı, hakkına sahip çıkmayı, saygı göstermeyi...
Hakkından fazlasına el uzatmamayı mesela...
Fırsatçılığın, kurnazlığın bir meziyet olmadığını keza aynı şekilde, listeyi uzatmak mümkün...

12