Bilim tevhide şahitlik ediyor

Bilim, varlıkta cereyan eden hadiselerin işleyişini "nasıl" sorusu çerçevesinde açıklarken, "niçin" sorusu olayların ardındaki anlam, gaye ve hikmeti sorgulatıyor.

DİZİ: BİLİM BİZE NE ANLATIR NE ANLATMAZ - 3

5.Sebepler Sadece Birer Perdedir

Yaratılışa yazılımcı analojisi ile de bakabiliriz. Bir bilgisayarın virüs tehdidi algıladığında kendi kendine yeni bir savunma yazılımı (yeni bir.exe dosyası) üretebilmesi, o bilgisayarın "yazılımcısız" olduğunu değil, o sistemi kuran yazılımcının ne kadar ileri görüşlü ve dahi olduğunu gösterir.

Evrimci ve materyalist felsefe, DRT7 enziminin virüse ait Gam proteini tarafından tetiklendiğini moleküler düzeyde teşhis ettiğinde, felsefî bir indirgemecilik tuzağına düşer. "Bakın, mekanizmayı başlatan fiziksel tetikleyiciyi (sebebi) laboratuvarda bulduk; o halde bu sistemin arkasında aşkın bir Yaratıcı aramaya gerek yoktur" iddiasını ileri sürer. Oysa bu yaklaşım, bilimin sınırları içindeki "nasıl" sorusuna verilen teknik bir cevabı, felsefenin ve ontolojinin "öznesi/faili kimdir" sorusunun yerine ikame etme hatasıdır.

İslâm kelâmı ve yaratılış felsefesinde yer alan illiyet (nedensellik) düşüncesi, bu yanılgıyı kökten deşifre etmektedir. Kelâm ilmine göre, tabiatta gözlemlediğimiz sebep ile sonuç arasındaki ilişki, doğurgan ve yaratıcı bir zorunluluk (determinizm) değil; yalnızca İlâhî iradenin eşyayı bir düzen içinde var etmesinden kaynaklanan kronolojik bir arada bulunma halidir. Mütefekkirlerin üzerinde hassasiyetle durduğu bu durum "mukarenet, illet ve iktiran"6 kavramlarıyla açıklanır.

İllet; bir şeyin var olmasını, bir nizam kazanmasını sağlayan gerçek sebep, hakikî fail ve yaratıcı güçtür. Biyolojik dünyada bu, sonsuz bir ilim ve hikmet gerektiren tasarımın bizzat kendisidir.

İktiran ve mukarenet; iki veya daha fazla şeyin, zaman ve mekân açısından sadece yan yana denk gelmesi, beraberce görünmesidir. İnsanoğlunun en büyük zihinsel yanılgısı, yan yana ve peş peşe görünen (iktiran eden) iki şeyden öndekini, arkadakinin "yaratıcısı" zannetmesidir.

Bu durum tam bir "yazılım ve tetikleyici" ilişkisidir. Bir bilgisayarda "Enter" tuşuna bastığınızda ekranda muazzam bir grafik programının açılması ya da bir siber savunma algoritmasının devreye girmesi, o programı "Enter" tuşunun kendi kendine yazdığı anlamına gelmez. "Enter" tuşu, sadece arka planda bir mühendis tarafından zaten satır satır kodlanmış olan sistemi harekete geçiren mekanik bir tetiğin, bir iktiranın adıdır.

İşte virüsteki Gam proteini de tıpkı o "Enter" tuşu gibi yalnızca tetiğe basan bir parmaktan ibarettir. O tetiğe basıldığında devreye giren harika DRT7 savunma yazılımını bakterinin hücresine önceden yerleştiren ise gerçek illet, yani Yaratıcının sonsuz ilmidir.

Meseleye materyalist nazardan bakmanın mantıksal imkânsızlığı, biyokimyasal elementlerin yapısı incelendiğinde daha da berraklaşır. Bakteriyi, virüsü ve DRT7 enzimini oluşturan karbon, hidrojen, azot, oksijen ve fosfor atomlarının her biri tek tek cansız, şuursuz, kör ve sağırdır. Bu cansız atom yığınlarının, kendi kendilerine bir araya gelerek;

1. Dışarıdan gelen düşman bir virüsü moleküler düzeyde teşhis edecek bir "bilgiye",

2. Daha da hayret vericisi, virüsün sızma kodunu bozmak amacıyla kendi hücresel varlığını feda ederek tüm bakteriyel koloniyi kurtarmayı hedefleyecek düzeyde biyolojik bir "şefkate, vizyona ve amaca" sahip olmaları mantıken imkânsızdır.

Şuursuz sebeplerin bir araya gelerek şuurlu, amaca matuf ve fedakârlık içeren sistemler üretemeyeceği gerçeği; laboratuvarda gördüğümüz her mekanik sebebin, aslında Sanatkârın kudret elini gizleyen ve kâinattaki düzeni muhafaza eden İlâhî birer perdeden ibaret olduğunu ispatlamaktadır.

6.Türlerin Sınırları ve "Sikke-i Tevhid" (Ortak Tasarım)

Maddeci evrim teorisinin en büyük iddiası, tüm canlıların birbirine dönüşerek tek bir ortak atadan geldiğidir. Peki biyolojik işleyiş buna izin veriyor mu

Türler arası geçişten bahsetmeden önce "tür"ün ne olduğunu bilmek gerekir. Biyolojide tür kavramı, sanıldığı kadar net bir kavram değildir. En yaygın tanım olan "biyolojik tür" kavramı, türleri "doğada birbiriyle çiftleşip verimli döller üretebilen popülasyonlar" olarak tanımlar.

Ancak bu tanımın hemen bir sınırı vardır: Fosil canlılar için işe yaramaz. Ayrıca eşeysiz üreyen canlılar (bakteriler gibi) bu tanıma uymaz. Daha da önemlisi, farklı türlerin çaprazlanması durumunda ortaya çıkan canlıların çoğunlukla kısır olması, türler arasında doğal bir bariyer olduğunu gösterir. Yani kendi neslini devam ettiremez, yeni bir silsilenin başı olamaz:

"İki farklı türün birleşmesinden doğan yeni canlı, genellikle ya kısırdır ya da nesli kesintiye uğrar; üreme yoluyla yeni bir soyun başlangıcı olamaz."7

Bu durum, biyolojide türler arasında önemli üreme bariyerleri bulunduğunu gösteren bilgilerle paraleldir.

DRT7, bakteri türüne özgü bir savunma mekanizmasıdır. Bu mekanizma, bakterinin başka bir canlıya dönüştüğünü göstermez; tam aksine o türü koruyan bir "kimlik kartı" gibidir. Peki, bazı bakteriyel sistemlerin (örneğin DRT10) insandaki telomeraz (TERT) enzimine benzemesi ne anlama gelir Klasik evrimciler bunu hemen "ortak atanın delili" olarak sunar. Oysa bu, ortak tasarımın (Sikke-i Tevhid / Birlik Mührü) çok daha güçlü bir kanıtıdır.

Aynı mimar, köprü, cami, ev gibi yaptığı farklı binalarda benzer kemer veya kubbe motifleri kullanır. Bu durum, binaların birbirinden türediğini değil, aynı mimarın eseri olduğunu gösterir. Bakteri hücresindeki bir antiviral savunma mekanizması (DRT10) ile insan hücresindeki kromozom uçlarını koruyan telomeraz mekanizmasının (TERT) aynı yapısal şablonları paylaşması, hayatın en küçük seviyelerinden en karmaşık düzeylerine kadar aynı "Nakkaş-ı Ezelî"nin mührünün geçerli olduğunu doğrulamaktadır.