Müslüman dünyası neden geride kaldı

Yoksa çağın değişen şartlarına uyum sağlayamamaları mıdır

Bu soruların her biri önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tek başına bütün resmi açıklamaya yetmez. Çünkü tarihe yalnızca bugünün penceresinden bakmak, büyük resmi kaçırmaktır.

Bir medeniyetin yükselişi de çöküşü de sadece ahlâkî veya kültürel sebeplerle açıklanamaz. Siyaset, askerî güç, ekonomi, bilgi üretimi ve uluslararası dengeler de tarihin belirleyici unsurlarıdır.

İslam dünyasının son iki asırlık serüveni de bu gerçek göz ardı edilerek anlaşılamaz.

Osmanlı Devleti'nin çözülmesi yalnızca bir devletin yıkılması değildi; yüzyıllardır geniş bir coğrafyada siyasî dengeyi sağlayan merkezi yapının da ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bu boşluk, kısa sürede dönemin büyük emperyal güçleri tarafından dolduruldu.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'nun sınırları büyük ölçüde dış müdahalelerle yeniden şekillendirildi. Bugün haritaya bakıldığında birçok sınırın tarihî, kültürel ve toplumsal gerçekliklerden ziyade diplomatik anlaşmaların ürünü olduğu görülmektedir. Bunun en bilinen örneklerinden biri, İngiltere ve Fransa arasında yapılan Sykes–Picot Anlaşması'dır. Ardından manda yönetimleri kurulmuş, birçok bölgenin siyasî yapısı dış güçlerin etkisi altında oluşturulmuştur.

Bunun anlamı şudur:

Sömürgecilik yalnızca toprak işgali değildir.

Asıl sömürgecilik, devletlerin karar alma mekanizmalarını dış etkilere bağımlı hâle getirmektir.

Ekonomiyi kontrol etmektir.

Enerji kaynaklarını yönlendirmektir.

Silah pazarını canlı tutmaktır.

Toplumları sürekli kriz içinde bırakmaktır.

Bugün İslam coğrafyasının önemli bir kısmında görülen kronik istikrarsızlığın arkasında yalnızca iç problemler değil, uzun yıllara yayılan jeopolitik mücadeleler de bulunmaktadır.

Ancak burada ikinci bir gerçeği de cesaretle konuşmak gerekir.

Dış müdahale tek başına hiçbir toplumu yıkamaz.

Bir toplum içeriden zayıflamadan dışarıdan kolayca teslim alınamaz.

Kur'an-ı Kerim'in şu ilkesi bugün de geçerlidir:

"Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."

Yani sömürgecilik bir sonuçtur; fakat içerideki zaaflar da bu sonucun oluşmasına zemin hazırlayabilir.

İslam dünyasının son iki yüzyılda yaşadığı en büyük kayıplardan biri bilgi üretimindeki gerilemedir.

Bir zamanlar matematikte, astronomide, tıpta, hukukta ve şehir medeniyetinde dünyanın öncü merkezlerini kuran bir medeniyet, zamanla bilgi üreten değil bilgi tüketen hâle gelmiştir.

Eğitim birçok yerde ezberi öncelemiş, düşünce yerine taklit öne çıkmış, liyakat yerine sadakat tercih edilmiş, hukuk zayıflamış, kurumlar kişilere bağımlı hâle gelmiştir.

Bunun üzerine dış müdahaleler eklendiğinde ortaya bugün yaşanan tablo çıkmıştır.

Dolayısıyla meseleyi sadece "Müslümanlar dinlerini yaşamıyor" cümlesiyle açıklamak eksik olur.

Aynı şekilde "Bütün suç dış güçlerdedir." demek de eksik kalır.

Hakikat, bu iki yaklaşımın ötesinde daha derin bir yerde durmaktadır.

Bir medeniyet ancak üç temel unsur birlikte güçlü olduğunda ayakta kalabilir:

İnanç...

İlim...

Ve adalet.

Bunlardan biri eksildiğinde denge bozulur.

İkisi eksildiğinde çözülme başlar.

Üçü de zayıfladığında ise bağımsızlık tehlikeye girer.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı temel sorunlardan biri de ortak hareket edememesidir.

Ekonomik iş birlikleri sınırlıdır.

Bilimsel üretim ortak değildir.

Teknoloji bağımlılığı yüksektir.

Savunma sanayiinde dışa bağımlılık birçok ülkede devam etmektedir.

Buna karşılık küresel güçler bölgeyi kendi jeopolitik hesaplarının merkezinde tutmaya devam etmektedir.

Filistin'den Yemen'e, Suriye'den Libya'ya kadar uzanan krizler yalnızca yerel anlaşmazlıklarla açıklanabilecek kadar basit değildir.

Enerji yolları, deniz ticareti, doğal kaynaklar ve güvenlik dengeleri bu coğrafyayı uluslararası rekabetin merkezinde tutmaktadır.

Fakat bütün bunlar, Müslüman toplumların kendi iç muhasebesini yapmasına engel değildir.

Çünkü güçlü devletler sadece coğrafyayla kurulmaz.

Güçlü devletler;

adaletle,

hukukun üstünlüğüyle,

nitelikli eğitimle,