İslam: Zamanlar ve Mekânlar Üstü Bir Sistem–Beşerî İdeolojilerin Dar Kapsamı
HÜSEYİN DEMİR
İnsanlık tarihi boyunca toplumlar, adaletli bir düzen arayışından hiç vazgeçmedi.
Kimi zaman filozofların ideal devlet tasarımlarına kulak verildi, kimi zaman ideolojilerin vaatleri cazip göründü.
Ancak her defasında görüldü ki, insan ürünü bu sistemler bir noktada tıkanıyor, birkaç nesil sonra ya kendi kendini tüketiyor ya da insana yük olmaktan öteye gidemiyor. Çünkü onların en büyük eksikliği, insanın sadece aklına hitap etmeleri, ama kalbine dokunamamalarıdır.
İslam ise farklıdır. O, yalnızca bir inanç manzumesi değil, aynı zamanda hayatı bütünüyle kuşatan bir sistemdir.
İnsanın ruhunu doyurduğu kadar toplumun düzenini de inşa eder. İslam'ın kaynağı ilâhîdir; bu nedenle zamana ve mekâna sıkışmaz, çağların değişen şartlarına rağmen eskimez. Bu özellik, onu tüm ideolojilerin ötesine taşıyan en temel niteliğidir.
Bugün dünyada hâkim olan ideolojilerin en belirgin açmazı, insana parçalı bakmalarıdır.
Kimi sadece ekonomiyi önceler, kimi özgürlüğü mutlaklaştırır, kimi ise devlet gücünü her şeyin üstünde görür. Sonuçta ortaya çıkan düzenler, insanı mutlu etmekten ziyade yoran, sıkıştıran, hatta yabancılaştıran yapılardır. Batı'da geliştirilen sistemlerin pek çoğu, bireyin derin ihtiyaçlarını göz ardı ettiği için adalet üretememektedir. İnsanlar çoğu zaman yalnızca seçme günlerinde hatırlanan kalabalıklar, yönetim gücü ise dar bir elitin elinde toplanan bir imtiyaza dönüşür.
Tevfik Fikret'in asırlar önce dile getirdiği şu mısralar, beşerî ideolojilerin pratiğini özetler niteliktedir:
"Kanun diyoruz o mescud-i muhayyel, Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi."
Yani kanun, kâğıt üzerinde süslü bir hayalden ibarettir; uygulamada ise çoğu kez ayaklar altındadır. Bugün pek çok ülkenin yaşadığı tecrübeler, Fikret'in bu sitemini doğrular niteliktedir.
Oysa İslam'ın düzen anlayışı, yalnızca kural koymakla kalmaz; aynı zamanda bu kuralları adalet ve merhamet ekseninde hayata geçirir. Çünkü İslam, insanın yalnızca maddî ihtiyaçlarını değil, manevî yönünü de hesaba katar. Onun devlet anlayışında adalet, yalnızca bir kavram değil, hayatın merkezine yerleştirilen temel bir ilkedir. Bireyden aileye, toplumdan devlete uzanan bütün halkalarda, huzuru sağlayan ana unsur budur.
Ne var ki günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu bu geniş ufku görememektedir. İslam'ı sadece namaz, oruç ve dua gibi bireysel ibadetlere sıkıştıran anlayış, onun asıl sistemsel boyutunu ihmal etmektedir. Böyle olunca da İslam, beşerî ideolojilerin karşısında güçlü bir alternatif olarak sahneye çıkamamakta, yalnızca manevî bir alanla sınırlandırılmaktadır.
Hâlbuki İslam, teorik bir ütopya değil, tarihte defalarca pratiğe dökülmüş bir düzendir. Adaletin gölgesinde farklı inanç ve kültürlerin yüzyıllarca barış içinde yaşayabildiği bir medeniyet tecrübesi, bu iddianın en güçlü delilidir. Bu nedenle yapılması gereken, İslam'ın yalnızca bireysel değil, toplumsal ve siyasal boyutunu da yeniden keşfetmek ve çağın şartlarına uygun bir şekilde hayata taşımaktır.

2