Tembellik hakkı

Yazarı savaştan uzaklaştıran şey, çalışmanın kutsallaştırılmasını sorgulamak ve bilinçli tembelliğin değerini yeniden düşünmektir; ama bu tembellik, üretim mantığının egemen olduğu bir çağda gerçekten mümkün mü?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, güncel savaş konusundan ziyade, Erbakan'ın 45 yıl önceki çalışma konferansını hatırlayarak, üretim ve çalışmanın mutlaklaştırılmasını eleştirir ve bilinçli tembelliğin insan hakkı olduğunu savunur. Marksist Paul Lafargue'ün 'Tembellik Hakkı' kitabını keşfetmesi, bu sorgulamanın derinliğini artırır. Ancak sistem tarafından zorunlu kılınan üretim mantığında, bu tür bir tercihli hareketsizlik ne ölçüde gerçekleştirilebilir veya anlamlı olabilir?

1

Özellikle bugünlerde; ABD/İsrail-İran savaşının bölgesel bir çatışmaya dönüştüğü ve çıktıları itibarıyla tüm dünya düzenini etkilediği/sorgulattığı bir zamanda, bir köşe yazarından doğrudan savaşa dair şeyler yazması beklenir doğal olarak.

Fakat ben, bugün, bunu yapmayacağım. (Farkında mısınız bu kez biz yerine 'ben'i kullandım ve hatta vurgulamış oldum.)

Her şey bir yana, zaten ben kendimi bilindik/tanımlandık anlamda köşe yazarı, hatta 'yazar' bile görmüyorum... da diyebilirim rahatlıkla.

Herhangi bir kariyer amacıyla ve maişet derdiyle de yazmıyorum Allah'a şükür.

Atilla Koç'un bir söyleminden mülhem (onu buraya yazamam) kendim için okuduğum gibi, kendim için yazıyorum... diyebilirim.

Lakin insanın tek başına 'kendi' olabilmesinin/kalabilmesinin de mümkün olmadığını bildiğim için; benim gibi kendi kendiliklerin peşinde olanlara katılmak ve birlikte bir şey, bir şenlik oluşturmak adına yazıyor, yazıyorum...

2

Bundan yaklaşık 45 yıl önceydi.

Necmettin Erbakan; 80 darbesi sonrası MSP davasından aldığı mahkûmiyetin ardından bir yılı aşkın hapis yattıktan sonra tahliye olmuştu...

Mahkûm olmak, hapis yatmak siyasi mücadeleden ayıramamıştı tabii ki Erbakan'ı...

İşte o günlerin birinde, İstanbul/Kuruçeşme-Ortaköy arası bir yerde bulunan Mülkiyeliler Birliği lokalinde bir konferansı vardı Hoca'nın. Rahmetli Davut Dalcı ile birlikte biz de katılmıştık.

Hoca'nın konuşmasının omurgasını 'çalışmak' oluşturuyordu. Belki haklıydı Hoca; ikinci kez partisi kapanmış, hapis yatmış birinin ruh haliyle, Müslümanlar/milli görüşçüler adına rejimin baskısından ve cenderesinden kurtulmak için her kim ne yapıyorsa, en iyisini yapmak, kazanmak, çoğalmak ve güç olmak gerekiyordu... Üretimin dünyayı şekillendirdiği bir çağda bizlerde çok üretmeliydik...

Fakat Hoca, neredeyse çalışmayana hayat hakkı tanınmayacağından bahsediyordu ve yine neredeyse çalışmayı kutsuyordu...

Lakin, benim havsalamın almadığı şeyler vardı... Diyordu ki iç sesim; bir insan düşünelim, ormanda/doğada yaşıyor... Hoca'nın tanımladığı/anlamlandırdığı anlamda hiç çalışmadan etraftaki doğal şeylerden yiyip içerek ve de hiç Yaratıcıya isyan etmeden yaşayıp gidebilirdi...

Bu düşünce zihnimin bir köşesinde hep canlı kaldı. Hatta en yoğun çalıştığım zamanlarda bile insanların 'tembellik' hakkı olduğunu ve dahi en değerli tembelliğin bilinçli olarak tercih edileni olduğunu söyleyip durdum.