1
Neredeyse bütün gece bekledim, gelmedi. (Pazarı pazartesiye, 1'i 2 Şubat'a bağlayan gece) Ertesi gün araçta 7 dereceyi görünce ümidim iyice kırıldı... Gel de "sinemalarda saklanıyor kışın/yaz olunca denizin yalayışlarına/kaldırımlarda demokrat/otobüslerde dindar/geceyi/saatlerine bakarak anlıyorlar" diyen İsmet Özel'i hatırlama... Gelmeyecek anlaşılan...
İstanbul bir kez daha meteoroloji uzmanlarını yanıltmıştı. Gelmiyordu işte kar, öyle lapa lapa olanından vazgeçtik sulusepken bile yok...
Şöyle esasından, en son ne zaman kar yağmıştı İstanbul'a; İbrahim Sadri'nin dediği yıl mıydı
"Yetmiş dokuzun kışıydı/Sertti, soğuktu/İstanbul'a kar yağıyordu/Kömür yanıyordu sobalarda/Geceleri polisler, bekçiler oluyordu/Ölümüne üşüyorduk ha..."
Buna rağmen, bir zamanlar 'şekerinin yarısı denizde çay içtiğim günlerimi özledim' derken kastettiğim mekana gittim, Çınaraltı'na, normal zamanda kolay kolay ele geçilemeyecek cam kenarında bir masa buldum, içerde, ama denizi gören bir masaydı...
Bir masa, önümde kağıtlar, elimde kalem, hem hafızamda ne varsa hem geleceğe dair ne türden düşünceler zihnimde uçuşup duruyorsa, hepsini birbirine karıştırarak masanın üzerine dökmek istiyordum. Edip Cansever acaba 'Masa da masaymış ha' şiirini böyle bir günde böyle bir havada mı yazmıştı; "Adam masaya/Aklında olup bitenleri koydu/Ne yapmak istiyordu hayatta/İşte onu koydu."
Kurşuni bir hava. Boğaz'da şeyler, sanki bir tuvalin üzerine çizilmiş gibi; köprü, motorlar, sandallar, dubalar, sahilhaneler vs. uçuşan martılar bile bu tablonun soğuk sükûnetini bozamıyordu...
Böyle bir havada bağırdığını söylüyor Nazım.
"Hava kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağırıyorum."
Bense, kentin bu köşesinde sıkışmış vaziyette, ne yazık ki bağıramıyorum. Oysa deli demelerine de pek aldırmazdım insanların... Yine de kentliyiz ya, bağıramıyorum...
"Dert çok, hemdert yok
Yüreklerin kulakları sağır...
Hava kurşun gibi ağır..."
2
Birden derdime, kendi içime düşüyorum...
Kar yağışını; yerde istiflenmiş/birikmiş halde değil; havada savrulan, yamaluk gibi karı ne çok özlediğimi fark ediyorum.
Ömrümün sonuna doğru yaklaştığımdan, artık, bu sene olmazsa gelecek sene... diyebilecek zamanımın kalmayışı duygusundan dolayı mı bu istek
Olabilir tabii...
Ama daha çok çocukluğuma dönme arzusundandır... diyor iç sesim...
Hesaplayabilir miyim Çocukluğumdaki gibi, köyümdeki gibi kar yağışını görmeyeli kaç yıl oldu 30 mu, 40 mı, 50 mi
Söylediğim türden bir kar yağışını en son, 1995 Ocak ayının soğuk bir kış gecesinde, araçsız ve aşsız bir şekilde, mecburi mola verdiğimiz Igman (Bosna-Hersek) Dağı'nda yaşamıştık.
Aracımız artık yürümüyordu... Hırvat şoför çaresizlikten ağlıyordu... Mostar'dan 4. Kolordu Komutanı Ramiz Bey'in, yardımcı olsunlar ve yol göstersinler diye bize kattığı askerler bizden daha fazla tedirgin miydiler, ama tedirginliklerini belli etmeden; dert etmeyin bir çare bulacağız... diyecek kadar profesyonelleşmiş miydiler bilmiyorum... Hüseyin Karsu ile rehberimiz doktor (adını unuttum) yaya olarak Saray Bosna'ya gitmişlerdi başka bir araç bulup gelmek için... Ali İbiş; Allah'ın hikmeti, normal şartlarda bu kadar uykusuz ve aç kalsaydım migren krizim çoktan gelmişti, diyordu... Düze indiğimizde dediği kriz ayniyle gelmişti... Cengiz Çandar ve eşi yorgunluktan çok gerginliğe esir düşmüş olmalılar ki uyuyorlardı... Yaklaşık bir otobüs dolusu, kırk kişiye yakındık... Eminim ki herkesin zihninde hatıralarla, beklentiler toynakları birbirine çarpmadan at koşturuyordu... Her birimiz, Mostar'ın girişinde saatlerce Hırvatlar tarafında rehin tutulmanın korkusunu ve tedirginliğini Ramiz Dirkoviç'in odasında onun kendinden emin tavrı karşısında yeni atlatmışken, bu zorunlu mola, yolumuzun geri kalanının da çetin geçeceğini söylerken Cevat Özkaya Mostar'dan önceki mola yerimizde bıraktığı çantasını düşünüyor olmalıydı... Halil Ürün'ün başkanlığı geride kalmış bizimle aynı şartları ve aynı hayalleri paylaşıyordu... Konyalı Lütfi ilahi okuyordu... Saray Bosna'yı yeniden görmenin heyecanıyla Ayda titriyordu...

4