Rivayet olunur ki: İmam Cüveynî, son demlerini yaşarken başucunda bekleşen aile fertleri ve dostlarına şunu söyler: "Şahit olun ki ben, Nîşaburlu kocakarıların imanı üzerine ölüyorum..."
Şerif Mardin Hoca'dan ödünç bir kavramla söyleyeyim. Geçmişte, radikal İslamcıların "mahallesinde" mukim biri olarak... El an, ben de İmam Cüveynî gibi, annemin ve annem gibi ayakları altında cennetin bulunduğu annelerin inanç mahallesinde ikamet etmeye, ata tohumundan neşet eden o saf, genleriyle oynanmamış, hormonsuz organik imanı kuşanmaya karar vermiş durumdayım.
Annem hem okuma yazma bilmeyen hem de Hz. Peygamber'in bir hadis-i şerifinde ifade ettiği, doğuşundaki o saf, pak İslam-i fıtratı muhafaza anlamında ümmiydi. Bırakın okuma yazmayı, Kürtçe dışında başka bir lisan bilmezdi...
Derken bizim eve de gavur icadı tüplü, siyah beyaz televizyon girdi. Dedim ya annem Türkçe bilmediği için sadece türkü ve şarkıların tınıları hoşuna gidince dinler veya halay seyrederdi. Televizyondan istifadesi bununla sınırlıydı. Şükür ki, annem renkli televizyonda TRT Kürdi'den Kürtçe stran-klam dinleyebildi.
...Ha, bir de ağabeyimle futbol maçlarını seyrederken, futboldan anladığından değil, merakından sorardı: "Bunların hangisi Müslüman.. Hangisi gavur.." Soruyu böyle sorardı. Zira annem için insanlar sadece ve sadece ikiye ayrılırdı: "Müslüman- gavur."
"Ben gerçekten 'Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir" (Fussilet/33) ve "Şahit olun ki biz Müslümanlarız" deyin." (Âl-i İmran/64) ayetlerine dair kesbi bir bilgiye sahip olmadığı kesin... Doğuştan/fıtri bilgilerin epistemolojik izahını işin ehline bırakarak... Annemin, söz konusu ayetlerin manalarına dair inancının, cübbeli cübbesiz, sakallı veya sinek kaydı tıraşlı çoğu İslamcı entelektüelden, ilahiyatçıdan, şeyhten, efendiden, hocadan daha saf, berrak ve kavi olduğunu söyleyebilirim.
Annem, Allah'ın (cc) bizlere verdiği üst ve üstün "Müslüman" kimliğinin başına; Şii, Sünni, Selefi, Alevi, Nakşi, Kadiri vb. mezhep ve meşrep kimliklerini monte etmediği gibi... Sonuna da; Türk, Kürt, Arap vb. etnik kimlikleri de monte etmezdi. Yani anlayacağınız annem, hiçbir alt kimliği, üst ve üstün "Müslüman" kimliğimize şerik koşmaz, kimlikte "müşriklik" yapmazdı...
Uzun bir süredir futbol seyircisi değilim. 70'li yılların sonu, 80'li yılların başında, henüz televizyonların siyah beyaz olduğu dönemlerde millî takım, genelde göğsünde hilal - yıldız olan beyaz renkli bir forma giyerdi. Annemin, maç yapan takımların "hangisi Müslüman.. hangisi gavur" şeklindeki sorusuna, millî maç ise beyaz renkli olanlar Müslüman cevabını verdiğimizde... Annem hemen millî takımın başarısı için dua etmeye başlardı. Öyle ki neredeyse adak adayacaktı. Bir gün dayanamadım, anneme dedim ki: "Anne, bunlar Müslüman ama senin zannettiğin gibi sağlam Müslüman değil. Maçı kazanınca gidip içki içerek başarılarını kutlayacaklar. Sen de onların kazanmaları için dua ediyorsun! Neredeyse adak adayacaksın!.."
Annem kızgın bir yüz ifadesi ve sert bir tonda: "Olsun! Günahkar da olsalar Müslümanlar kazansın! Gavurlar kazanmasın!" demişti. Bu ifade mıh gibi hafızama çakıldı kaldı. Hiç ama hiç unutmadım. Unutamadım...
Esasen annemin bu tavrı, Hz. Peygamber (sav) ve ashabının duruş ve davranışıyla örtüşmekteydi. Onlar da sırf ehl-i kitap olduğu için Hristiyan Bizans'ın, Mecusi/Zerdüşt Sasanilere mağlup olmasına üzülmüşlerdi...
İran'da devrimin ilk yıllarında, devrimin lideri İmam Humeyni'nin, ümmetin birliği yönünde bazı sembolik söylem ve eylemlerde bulunduğunu hatırlıyorum: "Hac farizasını ifa eden Şiilerin, Sünni imamların ardında namaz kılmalarını tavsiye etmesi gibi..." Ali Hamaney dönemine gelince, İranlı sosyolog Ali Şeriati'nin ifadesiyle söyleyecek olursak: "Ali'nin Şiası değil... Safevi Şiası - Kara Şia..." dönemi oldu.

1