İsrail'in Arz-ı Mev'ud Doktrini ve Türkiye

ABD ve İran arasındaki diplomatik temasların ve müzakerelerin sürdüğü bir dönemde ABD/İsrail-İran Savaşı'nın başlaması, bölgesel dengelerin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. İsrail'in, daha önceden de olduğu gibi Ramazan ayında süregelen müzakere süreçlerini yok sayarak savaşı başlatması, bilinçli ve stratejik bir tercihin yansımasıdır. Bu tutum, diplomasinin önceliklendirildiği anlarda dahi askeri seçeneğin birincil çözüm aracı olarak masada tutulduğunu ve bölgedeki çözüm arayışlarının sistematik bir şekilde kesintiye uğratıldığını göstermektedir.

İsrail'in bölge politikaları derinlemesine incelendiğinde, devletin kendi varlığının devamlılığını, çevresindeki coğrafyanın istikrarsızlığına ve sürdürülebilir bir kaos ortamına bağladığı açıkça görülmektedir. Bu perspektife göre, bölgede tesis edilecek kalıcı bir barış veya istikrar, İsrail için bir güvenlik zafiyeti olarak algılanmaktadır. Kaosun hüküm sürdüğü bir İslam coğrafyası, İsrail'in hareket alanını genişletirken, komşu aktörlerin kendi iç sorunlarıyla boğuşmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, bölgedeki karmaşanın sona ermesi, İsrail'in stratejik çıkarlarıyla temelden çelişmektedir.

Bu stratejik yaklaşımın temelinde, İsrail'in bölgedeki tüm devletleri ve yükselen güç odaklarını kendi varlığına yönelik "varoluşsal bir tehdit" olarak kodlaması yatmaktadır. Bu güvenlik doktrini çerçevesinde İsrail, bölgedeki aktörlerin hem askeri ve ekonomik açıdan güçlenmesini hem de bölgesel veya küresel bir güç haline gelmesini engellemek için proaktif bir tutum sergilemektedir. Herhangi bir komşu devletin kalkınması veya bölgesel bir iş birliğinin parçası olması, İsrail tarafından doğrudan bir tehdit unsuru olarak değerlendirilmekte ve bu gelişmeyi durdurmak adına çeşitli müdahale mekanizmaları devreye sokulmaktadır.

İsrail'in bu tehdit algısına karşı izlediği yöntem genellikle iki aşamalı bir yapı arz eder. İlk aşamada, hedef alınan ülkelerin toplumsal dinamikleri, etnik fay hatları ve siyasi görüş ayrılıkları tetiklenerek iç karışıklıklar çıkarılmaya çalışılır. Eğer bir ülke içeriden zayıflatılabilir ve kendi içinde bir kaosa sürüklenebilirse, İsrail doğrudan bir askeri operasyona gerek duymadan amacına ulaşmış olur. Ancak bu dolaylı müdahalelerle istenen başarı elde edilemezse ve ilgili devlet direnç göstererek güçlenmeye devam ederse, İsrail bu kez doğrudan askeri saldırı kartını devreye almaktadır. Bu yöntemle rakip devletin altyapısı, askeri kapasitesi ve stratejik kurumları hedef alınarak gelişim süreci sekteye uğratılır.

Aslında hem İsrail'in kuruluşundan bugüne izlediği siyasi ve askeri sürece hem de beslendiği "Arz-ı Mev'ud" (Vaadedilmiş Topraklar) doktrinine bakıldığında, bu saldırgan ve yayılmacı politikanın kaçınılmaz bir sonuç olduğu söylenebilir. Bu teopolitik ve jeopolitik gaye, İsrail'in sınırlarını ve nüfuz alanını sadece mevcut topraklarıyla sınırlı görmemesine, aksine geniş bir coğrafyada mutlak hakimiyet kurma arzusuna dayanmaktadır. Bu doktrin, devletin güvenlik anlayışını sınır tanımayan saldırgan bir genişlemeciliğe dönüştürmektedir.

Neticede, İsrail'in başlattığı bu savaşın İran ile sınırlı kalacağını düşünmek, bölgenin gerçeklerinden kopuk bir iyimserlik olacaktır. İran'ı hedef alan bu askeri tırmanış, aslında İslam coğrafyasını yeniden şekillendirme ve tüm direnç odaklarını kırma stratejisinin bir parçasıdır. İsrail'in kaos merkezli ve yayılmacı politikası, komşu devletlerin egemenlik haklarını ihlal ederek çatışma halkasını her geçen gün daha da genişletecektir.

Tehdit Algısı Karşısında Türk Siyasetinin Duruşu

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tehdit algısını 1 Ekim 2024 tarihinde TBMM'nin yeni yasama yılı açılışında yaptığı konuşmasında dile getirmiştir. Cumhurbaşkanı, İsrail'in "Arz-ı Mev'ud" (Vaat Edilmiş Topraklar) doktrini üzerinden yürüttüğü yayılmacı politikaların nihai hedefinin Türkiye toprakları olduğunu söyleyerek, "Vaat edilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin, tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Şu anda bütün hesap bunun üzerinedir" ifadeleriyle tehlikenin boyutuna dikkat çekmiştir.

Bu tehdit algısının bir uzantısı olarak Cumhurbaşkanı, ABD/İsrail-İran savaşının başlamasından sonra bölgeyi istikrarsızlaştırmak için kullanılan en etkili araçlardan biri olan mezhepçilik fitnesine karşı da sert eleştirilerde bulunmuştur. İsrail ve müttefiklerinin İslam coğrafyasında bir "Sünni-Şii" çatışması tetikleyerek direnç odaklarını içeriden çökertme stratejisine karşılık Cumhurbaşkanı "Biz bölgemizin tamamına olduğu gibi kardeş İran halkına da 'bu Şii'dir, bu Sünni'dir, bu Türk'tür, bu Kürt'tür' diye hiçbir zaman bakmadık ve bakmıyoruz" diyerek, bölgesel birliğe dikkat çekmiştir.