Tarih, ilk bakışta birbirinden çok uzak duran ama iskelet itibarıyla şaşırtıcı derecede benzeşen örgütlenmelerle doludur. Bunlardan bazıları Ortaçağ'da Alamut Kalesi'nde Hasan Sabbah'ın kurduğu Haşhaşiler (Nizari İsmaililer), yirminci yüzyılda Kore'de Sun Myung Moon'un kurduğu Birleşme Kilisesi ve nihayet Türkiye'de devlet içinde yapılanan FETÖ'dür. Bu üç yapı; farklı coğrafyalarda, farklı çağlarda ve farklı ideolojik kılıflar altında ortaya çıkmış olsa da aynı temel mekanizma üzerine inşa edilmiştir. Bu mekanizma; bireyin aklını, iradesini ve vicdanını bir lidere, sisteme ya da ideolojiye devretmesidir. Başka bir deyişle aklını, iradesini ve vicdanını insan ürünü bir yapıya teslim etmesidir.
Bu üç örgütü birbirine bağlayan şey ideolojik içerik olmayıp örgütsel mimaridir. Her üçünde de karizmatik ve sorgulanamaz bir lider figürü, mensubun dünyayla kurduğu bağı yeniden tanımlar. Bu nedenle her üç örgütte de itaat; sadakatin değil, kurtuluşun ön koşulu haline getirilir ve nihayetinde mensup, kendi vicdani muhakemesini devre dışı bırakarak örgütün "üst aklına" teslim olur.
İtaat Mühendisliği
Hasan Sabbah'ın Alamut'ta kurduğu yapı, tarihin en sistemli itaat mühendisliği örneklerinden biridir. Kaynaklara göre genç müritler, Hasan Sabbah'ın olağanüstü karizmatik kişiliği ile stratejik aklı karşısında ona mutlak bir bağlılık gösterirlerdi. Müritler/fedailer, hem aldıkları özel eğitim hem de içinde bulundukları hâlet-i ruhiye nedeniyle Hasan Sabbah'ın sevgisini kazanmaya çalışırlardı ve bu çaba onların günlük yaşamını baştan sona belirlerdi. Böylece fedai, kendi aklıyla hareket etmekten giderek uzaklaşır ve liderinin çizdiği gerçeklikle hareket eder hâle gelirdi. Suikast, fedai için örgütün ona biçtiği kaderdi ve bu kaderi sorgulamak neredeyse imkânsız hâle getirilmişti. Bu yüzden fedai, sorgusuz biçimde suikast emrini yerine getirirdi. Buradaki kritik nokta, Haşhaşi fedaisinin eylemin ahlaki ya da siyasi sonucunu hiç tartmayacak oluşudur. Bu tartma yetisi zaten baştan kilitlenmiştir ve fedai için karar alma süreci daha en başından ortadan kaldırılmıştır.
Yirminci yüzyılın ortasında Sun Myung Moon'un kurduğu Birleşme Kilisesi, çok farklı bir coğrafyada ve çok farklı bir zaman diliminde benzer bir mimariyi yeniden üretti. Moon, kendisini Gerçek Ebeveyn olarak konumlandırdı ve bu konumlandırma mensuplar için doğal aile bağlarının önüne geçti. Mensuplar açısından biyolojik aile bağlarının yerini örgütsel aidiyet aldı ve bu aidiyet zamanla mensubun tüm kimliğini kapsayan bir çerçeveye dönüştü. Toplu nikâh törenleri, mensubun kiminle evleneceği gibi en mahrem kararı bile liderin iradesine bırakmasının sembolü hâline geldi. Eleştirel literatür, Moon hareketini incelerken sıklıkla zihin kontrolü kavramına başvurur ve bu kavram üzerinden hareketin işleyişini açıklamaya çalışır. Bu yapıda mensup dış dünyadan izole edilir, bilgi akışı örgüt tarafından sıkı biçimde filtrelenir, her türlü eleştiri şüphe olarak damgalanır ve itaatsizlik ruhsal başarısızlık olarak sunulur. Alamut'taki fedainin kılıcının yerini burada bağış, sadakat ve sınırsız çalışma azmi almıştır, ancak iki yapının işleyiş mantığı büyük ölçüde örtüşür. Birleşme Kilisesi mensubu kendi muhakemesini askıya alır ve kararlarını yukarıdan gelen talimata göre şekillendirir. Bu süreçte örgütün kendisi mensup için tek gerçeklik kaynağı hâline gelir.
Her iki örnek de göstermektedir ki itaat mühendisliği zaman ve coğrafyadan bağımsız olarak benzer bir çekirdek etrafında kurulur. Bu çekirdek, bireyin kendi aklını kullanma kapasitesini bir otoriteye devretmesi ve bu devri gönüllü bir bağlılık biçiminde deneyimlemesidir. Hem Alamut hem de Birleşme Kilisesi örneğinde mensup, kendi iradesinden vazgeçtiğinin farkında bile olmadan hareket eder, çünkü bu vazgeçiş ona bir kurtuluş ya da anlam bulma yolu olarak sunulur.
Modern Devlette Yeniden Kurulan Alamut
FETÖ'yü bu iki tarihsel örnekle yan yana koyduğumuzda, benzerlik yapısal düzeyde netleşir. Örgütün "abi-kardeş" hiyerarşisi, mensubu küçük yaştan itibaren "hizmet" söylemiyle kuşatan sohbet halkaları, "himmet" adı altında toplanan mali kaynaklar ve en önemlisi "kutsal cemaat" algısı, klasik bir itaat mühendisliğinin modern versiyonudur. Mensuba sürekli olarak, kendi vicdani muhakemesinin cemaatin "üst aklı" karşısında değersiz olduğu telkin edilir. Bu noktada devreye devlet kurumlarına sızmak ve F-16'larla Meclis'i bombalamak dahi "hizmet için her şey mubahtır" mantığı girer. Fedainin hançeri, burada bir pilotun tetiği ya da bir savcının iddianamesi olmuştur, fakat özünde değişen bir şey yoktur. Eylemi gerçekleştiren kişi, örgütün ona verdiği "gerekçelendirilmiş gerçeklikle" hareket etmiştir.

4