1510 yılından günümüze 630'u aşkın büyük yangında küle döndü İstanbul'un eski mahalleleri. Alevlerle mücadele, önce kovalar ve su fıçıları, ardından tulumbacılarla yapıldı. 312 yıllık geçmişe sahip İstanbul İtfaiyesi'nin hikâyesi, aslında ateşle verilen mücadelenin de hikâyesi. 25 Eylül-1 Ekim'de kutlanan İtfaiye Haftası, bu uzun geçmişi hatırlamak için iyi bir vesile
Eski İstanbul'da ahşap yapılaşma, bitişik evler, dar sokaklar, kullanılan açık ateş, güçlü rüzgâr ve sınırlı su kaynakları yüzünden küçük bir kıvılcımı, mahalleleri yok eden bir felakete dönüştürebiliyordu. İstanbul İtfaiyesi'nin kayıtlarında 1510'dan günümüze 630'u aşkın büyük yangının yer alması, şehrin ateşle ilişkisinin boyutunu gösteriyor.
Osmanlı yönetiminin yangına karşı aldığı erken tedbirlerden biri III. Murad dönemine uzanıyor. 12 Mart 1579 tarihli düzenlemeyle evlerde su dolu büyük bir fıçı ve bir merdiven bulundurulması isteniyordu. Bir yangın teşkilatının bulunmadığı şehirde söndürme işi halkın ve yeniçerilerin yardımlaşmasına dayanıyordu.
Önlemlere rağmen İstanbul'da defalarca yangın çıktı. 1660 Yangını bunların en yıkıcılarındandı. Cibali, Balat, Galata, Hocapaşa, Ayasofya-Tahtakale hattı büyük yangınlara sahne oldu. Yangın, binaları yok ediyor, mahalle düzenini, ticaret hayatını ve şehir hafızasını da değiştiriyordu.
Fransız mühendisle başlayan dönüşüm
Yangınla mücadeledeki dönüşüm 18. yüzyılın başında başladı. Kaynaklarda Fransız asıllı bir mühendis olarak geçen David, Osmanlı hizmetine girdikten ve Müslüman olduktan sonra Davud Gerçek adıyla tanındı. Yangınların yol açtığı tahribatı gören Davud Gerçek, suyu basınçla alevlerin üzerine gönderebilen bir tulumba geliştirdi. Tulumbanın Tüfekhane civarındaki bir yangında gösterdiği başarı dönemin Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın dikkatini çekti. Davud Gerçek "Tulumbacı Ağası" tayin edildi ve 1714 yılında Yeniçeri Ocağı'na bağlı Tulumbacı Ocağı kuruldu. İstanbul'da yangına karşı teşkilatlı mücadelenin temelleri atılmış oldu. Bugün İstanbul İtfaiyesi tarihini 1714'ten başlatıyor. Bu yıl kutlanan 312. kuruluş yıldönümü de buradan geliyor.
"Yaman geliriz, yaman gideriz"
Tulumba zaman içinde bir yangın söndürme aracının değil, İstanbul'a özgü renkli bir kültürün de adı oldu. Tulumbacılar güçlü, çevik ve dayanıklı gençlerden seçiliyor, haber geldiğinde omuzladıkları tulumbalarıyla dar sokaklarda koşarak yangın yerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Yangınlarda hız her şeydi. Ahşap bir mahallede alevler kısa sürede sıçrayabildiği için hangi tulumbacı takımının yangına önce ulaşacağı önemliydi. Tulumbacıların rekabeti semtler arasında bir prestij meselesine dönüştü. Takımların kendilerine özgü kıyafetleri, naraları, reisleri ve gelenekleri oluştu. "Yaman geliriz, yaman gideriz" nidasıyla özdeşleşen tulumbacılar, İstanbul folklorunun karakterlerinden biri hâline geldi.
Tulumbacılık, mahalle aidiyeti, dayanışma, cesaret ve rekabet, bu kültürün parçalarıydı. Tulumbacılık öyle yaygınlaştı ki Müslüman mahallelerinde tulumbalar çoğunlukla mescitlerde, Hristiyan mahallelerinde ise kiliselerde muhafaza edilmeye başlandı.
Ocağın kaldırılmasından 48 gün sonra...
Tulumbacıların tarihinde en önemli kırılmalardan biri 1826'da yaşandı. II. Mahmud'un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdığı Vaka-i Hayriye sırasında Yeniçeri teşkilatına bağlı Tulumbacı Ocağı da lağvedildi. Fakat İstanbul, bu kararın büyük bir boşluk yarattığını hemen gösterecekti. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından 48 gün sonra, 2 Ağustos 1826'da büyük Hocapaşa yangını çıktı. Ağır tahribat, örgütlü bir yangın söndürme gücünün şehir için vazgeçilmez olduğunu ortaya koydu. Yeni kurulan Asâkir-i Mansûre bünyesinde yangıncı birlikleri oluşturuldu. 1827'de yangıncılar bir müdüriyet hâlinde yeniden teşkilatlandırıldı. Başlangıçta "tulumbacı" yerine "yangıncı" kelimesi tercih ediliyordu. Bunun nedeni tulumbacı sözünün eski yeniçeri düzenini hatırlatmasıydı. Yangınla mücadele askeri bir iş olarak kalmadı. Tulumba takımları giderek yaygınlaştı ve meşhur mahalle tulumbacılığı kültürü ortaya çıktı. Yangınla mücadelede, tulumbacılar kadar şehri yüksekten gözetleyen nöbetçilerin de payı vardı. Beyazıt Yangın Kulesi, II. Mahmud döneminde, 1828'de mimar Senekerim Balyan tarafından kâgir olarak inşa edildi. Şehri izleyen görevliler, yangının çıktığı yönü gündüz sepetlerle, gece fenerlerle bildiriyor ve böylece kule, erken uyarı noktalarından biri olarak hizmet veriyordu.
Yangınlar şehri yeniden çiziyor
19. yüzyıl İstanbul'u için yangın hâlâ büyük bir tehditti. 1855 Aksaray yangınında yüzlerce bina, 1856 Kadıköy yangınında yaklaşık 250 bina, 1861 Unkapanı yangınında ise yaklaşık 600 bina zarar gördü. İstanbul İtfaiyesi kayıtları, 1826-1874'de onlarca büyük yangını sıralıyor. Yangınlar insanları evsiz bırakmakla yetinmiyor, şehrin mimarisini de değiştiriyordu. Yeni yollar, değişen parseller ve kâgir yapılaşmayı teşvik eden düzenlemeler, modern şehir dokusunun oluşumuna katkı sağladı. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük Beyoğlu yangını, mevcut tulumbacı sisteminin bir metropolün ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlandığını gösterdi. Sigorta şirketlerinin talepleri de düzenli ve çağdaş bir teşkilat kurulması yönündeki baskıyı artırdı.

2