Kültürün hafızası kimin elinde

Sömürgecilik tamamen sona erdi mi O çağda yurdundan koparılan pek çok tarihi eser, sömürgecilerin ülkelerine taşındı. New York Belediye Başkanı Mamdani'nin sözleriyle gündeme gelen dekolonizasyon tartışması da burada başlıyor. Tartışmalar artık kültürel sahiplenmenin nasıl işlediğine odaklanıyor

Dekolonizasyon çağrısı yalnızca geçmişe değil, bugünün görünmez iktidarlarına da yöneliyor. Kısa süre önce, "ABD'yi ziyaret eden İngiltere Kralı Charles ile görüşürsem, İngiliz tacında da kullanılan Kûh-i Nûr elmasını Hindistan'a geri vermesini isteyeceğim" diyen New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani'nin açıklaması, dekolonizasyon tartışmalarının artık yalnızca akademik bir mesele olmadığını gösteriyor. Bir zamanlar imparatorluk gücünün sembolü olan eserler, bugün kültürel hafıza, etik ve tarihsel adalet tartışmalarının merkezinde yeniden sorgulanıyor.

Bir eserin adı değiştiğinde yalnızca etiketi değil, hikâyesi de değişir. Bugün müzelerde sergilenen birçok nesne, ait olduğu coğrafyanın değil, onu taşıyan imparatorluğun diliyle konuşuyor. Dekolonizasyon tartışması tam da burada başlıyor: Kim anlattı, kim susturuldu ve şimdi ne onarılmalı

Sömürgecilik çoğu zaman geçmişte kalmış bir siyasal dönem gibi anlatılır. Haritaların yeniden çizildiği, orduların kıtalar arasında dolaştığı, gemilerin limanlara yanaştığı uzak bir çağ... Oysa bugün dünyanın büyük müzelerine, küresel ticaret ağlarına, dijital platformlarına ve hatta gündelik tüketim alışkanlıklarına bakıldığında, bu tarihin tamamen sona ermediği açıkça görülüyor. Çünkü sömürgecilik yalnızca toprak işgali değildi; aynı zamanda hafızanın, anlamın, dilin ve kültürün yeniden düzenlenmesiydi.

Haritalar cetvelle çizildi, hikâyeler yeniden yazıldı

1884-85 Berlin Konferansı, bunun en sert örneklerinden biriydi. Avrupa devletleri, tek bir Afrikalı temsilci olmadan kıtayı cetvel ve pergelle bölüştürdü. Bu çizgiler yalnızca sınırları değil, gelecekteki çatışmaları, ekonomik bağımlılıkları ve kültürel kırılmaları da belirledi. Kongo'da Leopold II yönetiminde kurulan sömürü rejimi, kauçuk kotasını dolduramayan insanların ellerinin kesildiği bir terör düzenine dönüştü. Akademik tahminlere göre, milyonlarca insan bu süreçte hayatını kaybetti. Ancak sömürgecilik yalnızca bedenlere değil, anlamlara da müdahale etti. Bir eser başka bir ülkeye taşındığında yalnızca fiziksel olarak yer değiştirmedi; adı, bağlamı ve hikâyesi de dönüştürüldü. Bugün hâlâ "Elgin Mermerleri" olarak anılan Parthenon Marbles bunun en görünür örneklerinden biri. Çünkü isim, sahipliği yeniden kurmanın en görünmez yollarından biri hâline geldi.

Kültürel sahiplenme: Görünmez yağma

Dekolonizasyon tartışmalarının merkezinde artık yalnızca fiziksel iade talepleri yok. Tartışma, aynı zamanda kültürel sahiplenmenin nasıl işlediğine odaklanıyor. Bir motifin egzotik bir dekorasyona dönüşmesi, bir ritüelin bağlamından koparılarak "evrensel estetik" adı altında yeniden sunulması ya da bir halkın üretiminin başka bir uygarlığın başarısı gibi gösterilmesi... Bunların tümü, kültürel hafızanın yeniden yazılma biçimleri. Bugün dünyanın önde gelen müzelerinde sergilenen birçok eser, ait olduğu coğrafyanın değil, onu taşıyan imparatorluğun diliyle anlatılıyor. Rosetta Stone, Pergamon Altar (Bergama Zeus Sunağı), Library of Ashurbanipal ya da Temple of Dendur yalnızca arkeolojik nesneler değil; aynı zamanda temsil savaşlarının merkezindeki semboller. Bu yüzden dekolonizasyon, yalnızca "geri verme" tartışması değildir. Aynı zamanda dili, müze anlatısını ve kültürel temsil biçimlerini yeniden düşünme çağrısıdır.