İstanbul'un çehresi yüzyıllar içinde çok değişti. Ama geçmişteki güzelliğini diri tutan gravürler var elimizde. Tarihi Yarımada'yı, Boğaziçi ve Haliç kıyılarını, İstanbul gravürleri eşliğinde geziyoruz
Günümüzün hızla değişen dünyasında şehirler, kuşkusuz sadece binalardan ve yollardan ibaret değildir. Yaşayan birer organizma, her köşesinde bir yaşanmışlık barındıran devasa kütüphaneler olan büyük ve kadim şehirler, altlarında, yanlarında önceki dönemlerden izler taşır. Bu izlerin kimi zaman direnerek bugüne, kısmen ya da tamamen ulaşsa da büyük bir kısmı doğal afetler veya değişen kent düzenlemeleri ile yok olur veya kaybolur. Modernleşme ve kontrolsüz kentleşme sancıları, şehir kütüphanesinin sayfalarını birer birer koparıp atar. İşte tam bu noktada gravür sanatçılarının yüzyıllar önce metal plakalara kazıdığı çizgiler, birer estetik obje olmanın ötesine geçerek bir şehrin genetik kodlarını taşıyan 'bellek hücreleri'ne dönüşür.
Gravürleri okumak
Gravürlerdeki tasvirleri sıradan birer manzara resmi olarak görmemek gerek. Elbette ilk bakışta tasvir ettiği mekân ya da şehrin tarihi ve doğal zenginliklerini yansıtsa da günümüze çok daha fazlasını iletir gravürler. Bir şehrin fotoğraf öncesi dönemine ilişkin mimari dokusu, anıtlar, tapınaklar, yollar, köprü ve kemerler gravürlerin konusudur. Detaylara inildikçe insanlar, kıyafetler, çarşı pazar ve şenlik görünümleri fark edilmeye başlar. Tarihsel süreçte, büyük depremler ve yangınlar yüzünden çehresi değişen, yol yapımlarında yüzlerce kültürel mekânını yitiren İstanbul, gravürler sayesinde geçmişle bağını koruyabiliyor.
Kent yaşamının görsel izleri
İstanbul'un en eski ve ilk gerçekçi panoraması Avusturya Elçisi Busbecq'le İstanbul'a gelip 1556-1559 arasında İstanbul'da kalan Danimarkalı ressam Melchior Loricks'e aittir. İstanbul gravürleri, kentin bugün yerinde olmayan mimari dokusunun birincil kaynaklarıdır. Tarihi Yarımada, Haliç kıyıları ve bölgesiyle Boğaziçi hattı, özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyıl gravürlerinde betimlenmiş. İstanbul'a gelen Avrupalı ressamların kendileri ya da patronları için yaptıkları gravürler, fotoğraftan önceki Osmanlı İstanbul'unu bizlere tanıtır. İstanbul gravürlerinde yoğunlaşma, Avrupa'da aydınlanma dönemini izleyen antik kaynakları arama arzusu ve oryantalizmin gelişmesinden sonra, yani 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra arttı. Osmanlı hükümdarları Sultan I. Abdülhamid ve Sultan III. Selim'in Batılı ressamların resim yapmalarına izin vermeleri, İstanbul'un gravür zenginliğinin oluşmasında önemli rol oynadı. Böylece zaman içinde İstanbul kent yaşamının görsel kaynağı olarak gravürler, kent tarihini yazabilme açısından da paha biçilmez bir kaynak olarak ortaya çıkmış oldu. Geçmişte Grelot olmasaydı Topkapı Sarayı'nın 17. yüzyıl ortasındaki görünümünü bilemeyecektik.
Melling'in gözüyle İstanbul
Gravürlerin hafıza değerini incelerken İstanbul ile ilgili çok önemli gravür çalışmaları olan isimler arasında yer alan Antoine Ignace Melling, önemli bir örnek olarak görülebilir. Birçok diğer gravür sanatçısı gibi Mimar olan Melling'in İstanbul tasvirleri sıradan birer manzara resmi değildir. 18 yıl boyunca İstanbul'da kalan, Sultan III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'ın saray mimarlığını yapan Melling Kalfa, şehri sadece bir sanatçı gözüyle değil, bir mimarın teknik titizliğiyle de incelemişti. İlber Ortaylı'nın da belirttiği gibi Melling'in arazi ölçümünü bilmesi, onun gravürlerini fotoğrafın henüz keşfedilmediği bir çağda en güvenilir görsel belgeler hâline getirir. Peki, Melling'in gravürlerindeki detayları incelemek, bugünkü kent belleğine nasıl bir katkı sunar Cevap basittir: Orijinallik. Bugün Beşiktaş kıyılarında yürürken gördüğümüz beton yığınlarının yerinde bir zamanlar hangi sahil saraylarının yükseldiğini, Ortaköy'ün sosyal dokusunun nasıl şekillendiğini ya da Boğaziçi'ndeki yalıların mimari dilini, Melling sayesinde öğreniyoruz. Bu gravürler, kaybolmuş bir İstanbul'un tıpkıbasımı gibidir. Melling, sadece yapıları değil; düğünleri, bayram alaylarını ve hatta kahvehanelerdeki insan figürlerini resmederek o dönemin ruhunu dondurmuştur. Bu detaylar, bir şehrin sadece fiziksel yapısını değil, toplumsal genetiğini de anlamamıza yardımcı olur. Tam da bu nedenle yani detaycılığı ile resimlerden ayrılır.
Efes, Bergama ve Roma
Gravür sanatının sunduğu tarihsel derinlik, Anadolu'nun antik kentleri ve Avrupa'nın kalbi Roma, Paris, Londra gibi şehirler için de geçerlidir. Örneğin 18. ve 19. yüzyıl seyyahlarının ve gravür sanatçılarının kaleminden çıkan Efes ve Bergama gravürleri, bu antik yerleşimlerin henüz sistematik kazılarla gün yüzüne çıkmadan önceki hâllerini gösterir.

20