İstanbul'un kuzeyi: Şehrin hemen arkasındaki başka bir dünya

Çatalca'da orman içinden kıyıya inen patikalarıyla Ormanlı köyü, Akalan'ın meydanında bir öğle yemeği şehir hayatının ne kadar hızlı aktığını fark ettirir insana. Karşı yakada Poyrazköy'den içeriye ilerlediğinizde tandır ekmeğiyle meşhur Öğümce köyü karşınıza çıkar. Şile'nin tarihi ahşap evleriyle ünlü Gökmaslı köyü de görülmeye değer

Boğaziçi'nin gürültüsü, trafik sıkışıklığı, ekran bildirimleri... Bazen şehir o kadar ağır basar ki nefes almak bile zorlaşır. Oysa İstanbul'un tam kuzeyinde, Karadeniz'e bakan yamaçlarda ve koyların kıyısında, saatler önce değil, 10 dakika önce çıktığınız o kalabalığa inanmanızı zorlaştıracak bir sessizlik var. Ne çok uzak ne de "tatil" planı gerektiriyor. Sadece bir sabah erkenden kalkmak, bir termosa çay doldurmak ve direksiyonu kuzeye kırmak yeterli.

Çatalca'nın unutulmuş köyleri

Çatalca denilince akla genellikle otoyol kenarında bir geçiş noktası gelir. Oysa biraz içerilere saparsanız, kendinizi bambaşka bir İstanbul'da bulursunuz.

Ormanlı köyü, adını hak ediyor. Meşe ve gürgen ormanlarının arasında, neredeyse el değmemiş bir kıyı şeridiyle karşılaşıyorsunuz. Karadeniz burada turistik değil, sert ve gerçek! Kumsal ıssız, dalgalar gürültülü, hava tuzlu. Sabah erken gelirseniz sahili neredeyse yalnız bulursunuz. Orman içinden kıyıya inen patikalar göz alıcıdır. Denizi seven cesurlar için yüzmek de mümkün ama Karadeniz bilirsiniz şakaya gelmez, akıntılara karşı dikkatli olmak şart.

Ormanlı'dan sonra rotanızı Akalan köyüne çevirin. Burada bir tandır ocağının başında saatlerce pişirilen kuzu ve oğlak sizi bekliyor. Gerçek tandır mangalın tam tersidir; acele edilmez, sabır ister. Ekmek de köyde yapılır, el kadar kalın ve içi buğdaylı. Akalan'ın meydanında bir masaya oturup öğle yemeği yemek, şehir hayatının ne kadar hızlı aktığını fark ettirir insana.

Terkos Gölü ise başlı başına bir durak. İstanbul'un su havzasının bir parçası olan bu gölün kıyısında küçük balıkçı iskeleleri var. Tatlı su balıkları; sazan, yayın, levrek burada taze. Gölün üzerindeki puslu sabah ışıltısı, şehrin o sabah yaşanan trafiğinin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu sorgulatır.

Çatalca'nın İnceğiz köyü ise bu bölgenin en az bilinen sırlarından. Kültürünü, tarihini ve geleneklerini günümüze kadar korumayı başarmış bu köyün dar taş sokaklarında yürümek, İstanbul'un ne kadar katmanlı bir şehir olduğunu bir kez daha hatırlatır. Küçük köy kahvelerinde yaşlılarla sohbet etmek, çay içmek, bakkaldan taze peynir almak bunlar için özel bir program gerekmez. Sadece yavaşlamak yeterli.

Beykoz'dan Şile'ye uzanan yeşil koridor

Boğaz'ı geçip Beykoz yönüne saptığınızda İstanbul yeniden değişiyor. Yollar daraldıkça ağaçlar çoğalıyor; virajlar yavaşlatıyor ama bu sefer sizi değil, zihninizdeki gürültüyü.

Poyrazköy, bu güzergâhın en şirin duraklarından biri. Hemen her hanesinin balıkçılıkla uğraştığı bu köyün ilk yerlilerinin Cenevizliler olduğu tahmin ediliyor. Poyrazköy büyük sözler vermiyor ama verdiğini eksiksiz yerine getiriyor.

Buradan iç kesimlere doğru ilerlediğinizde Öğümce köyü karşınıza çıkıyor. Beykoz ilçesinin en sakin noktalarından biri olan Öğümce'deki tandır ekmek, bölgenin neredeyse imzası olmuş durumda. Sabahın erken saatinde, köy fırınının önünde gözlerinizi kapasanız bile yolunuzu bulabilirsiniz, hamurun ve odun ateşinin kokusu ise başka. Ekmek sıcak sıcak, içi delikli, kabuğu çıtır çıtır. Yanına bir parça tulum peyniri ve tereyağı olursa tadı katlanıyor.

Seralarda, ürünü kendinizin toplama deneyimi ise hem çocuklar hem yetişkinler için gerçek bir sürpriz. Mevsime göre değişiyor: İlkbaharda çilek, yaz başında domates ve biber. Seraya girip olgun bir çileği dalından koparıp ağzınıza atmak, süpermarket raflarındaki o soluk renkli meyvelerle aramızdaki mesafeyi bir anda açıklıyor. Çoğu çiftlik ailesine ait; sahipleri genellikle sizi kibarca karşılıyor, topladıklarınızı tartıp kilosundan satıyor.