Dün geceki Sporting Lizbon karşılaşması hemen hemen herkese "Biz bu filmi daha önce görmüştük" dedirtti. Zira geçen yılki Şampiyonlar Ligi başlangıç maçı olan Eintracht Frankfurt karşılaşmasının neredeyse karbon kopyası gibiydi. Her iki maç öncesi de takımın en büyük silahı Osimhen sakattı. Abdülkerim formsuzdu ve kulübedeydi. Sahaya çıkan ilk 11'lerde ise üç farklı oyuncu vardı. Frankfurt maçında sahaya çıkan İlkay, Lemina ve Singo'nun yerine Lizbon karşısında Batrakov, Jakops ve Sara vardı. Forvet hattı ise her iki maçta da Barış Alper, Yunus ve Sane'den oluşuyordu! Yani, kısaca değişen hiçbir şey yoktu! Buna, maça iyi başlamak, öne geçmek, oyunu domine etmek, maçı koparabileceğin net pozisyonları harcamak, oyunun kırılma anlarında kırılmak, basit hatalarla, basit goller yemek de dahil.
Cim Bom ilk yarı tam bir dominasyon sağladı
Dün gecenin bir yıl öncesinden farkı, Osimhen'in yanı sıra takımın kilit oyuncularından Lemina'nın da sakat olması, transferlerin geç gelmesi, bu nedenle fizik olarak tam hazır olmamaları ve henüz takıma adaptasyon sağlayamamalarıydı. Buna rağmen teknik direktör Okan Buruk sahaya çıkarabileceği en iyi 11'i çıkarmıştı. Bitshiabu, Leao ve Deniz Gül'le neden başlamadı diye düşünenler olabilir, ancak bu oyuncuların transferin son birkaç gününde takıma katıldıklarını unutmamak lazım. Yönetim sağ olsun, ne hazırlık kampında vardılar ne de hazırlık maçlarında. Dolayısıyla Okan Hoca'nın oturmuş kurguyu bozmaması doğru bir tercihti. Ve bunun doğruluğu ilk yarıda oynanan futbolla da tescillendi. Galatasaray ilk 45 dakika boyunca top hakimiyeti, rakip ceza sahası içinde topla buluşma, rakip kaleye şut atma (8/2), gol beklentisi, kalesinde pozisyon vermeme gibi futbola dair bütün parametrelerde rakibine karşı ezici bir üstünlük sağlamıştı. Skor hariç!
Norveçli hakemin rezil kararlarıyla takım çözüldü
İşte Galatasaray'ın sorunu da burada başlıyor. Yenilen basit bir gol, aleyhte bir hakem hatası, kaçırılan net bir pozisyon sonrası konsantrasyon kaybı yaşayıp oyundan düşüyorlar, momentumu rakibe kaptırıyorlar. Ondan sonrası ise taraftarlar için bir korku filmine dönüşüyor, rakibin her atağını yürekleri ağzında izliyorlar. Ve akabinde gelen peş peşe gollerle hiç de hak etmediği bir mağlubiyet alıyor Sarı-Kırmızılı takım. Geçen yıl da böyle oldu bu sene de... Frankfurt maçında ilk yarı bitmeden bireysel hatalarla kendi kalesine attığı iki gol, Lizbon karşısında da Norveçli hakem Eskas'ın rezil yönetimi ve Alman VAR hakemi Dingert'in ayakta uyuması Galatasaraylı futbolcuların motivasyonunu alt üst etti. Galatasaray gibi üst düzey bir takım için elbette böyle olmamalı. Bir maç içinde futbola dair her türlü atraksiyon olabilir. Bütün bunlara hazırlıklı ve dirençli olmaları gerekir. Bu kadar çabuk dağılmanın sebepleri kesinlikle mental eksiklikten kaynaklanmaktadır. Galatasaray, buna çare bulmalı. Her türlü badireyi atlatabilecek güçlü bir zihinsel düzeye ulaşmaları gerekir. Aslında, Başakşehir maçında bunun sinyallerini vermişlerdi ama ne yazık ki, Şampiyonlar Ligi'nde yine o bildiğimiz kırılgan hüviyetine döndü.
Hakem berbattı ama çuvaldızı kendimize de...
Hakem Eskas'ın yarattığı penaltı ile Lizbon'un en etkili oyuncularından Altimira'ya çıkarmadığı kırmızı kart ve VAR'ın da bu pozisyonlarda devreye girmemesi Galatasaray'ın dünkü maçı kaybetmesinin en önemli sebebiydi. Son yıllarda bir Türk takımına karşı yapılan en kepaze yönetimdi. Ancak, bütün sebebi hakemlere yıkmak yapılan hataları da görmememizin ve dolayısıyla düzeltmemizin önüne geçer. Galatasaray bu gibi durumlarda rakibi de hakemleri de böyle kifayetsiz hakemleri atayan UEFA'yı da yenebilecek güçte olmalı. Elbette burada, UEFA'da ülkemizi temsil edecek Şenes Erzik gibi güçlü bir figürün olmaması ülke olarak en büyük handikabımız. Çünkü Avrupa maçlarında sadece Galatasaray değil, diğer takımlarımız da hakemler tarafından akamete uğratılabiliyor. Bu, meselenin bir yanı. Diğer yanı ise suçu başkalarına yıkmak kolaycılığına kaçarak, sorumluluğu üstlenmememiz.
Okan hoca isyanda haklı ama kendi hataları da var
Dün gece maç sonunda Okan Buruk'un açıklamalarına bakacak olursak bir kez daha sorumluluk almaktan uzak olduğumuz görülebilir. Avrupa deplasmanlarında işler iyi giderken ufak tefek nüanslar sonunda bu takım bu kadar demoralize olup gerçek hüviyetinden uzaklaşıyorsa bu teknik heyetin bazı şeyleri eksik yaptığı anlamına gelir. Barış Alper, Uğurcan Çakır ve Sane'nin formsuzluğu, Sara, Sane ve Batrakov'un rakibin agresif presi karşısında yaptığı top kayıpları ve fiziki düşüşleri, Torreria'nın her iki devreyi geceyle gündüz gibi oynaması, Davinson'un konsantrasyon kayıpları, Sallai'nin gereksiz faulleri, yapılan hücumlarda kilit ve final paslarının acemiliği, geç yapılan değişiklikler yine teknik heyetin hanesine yazılacak olan zaaflardır. Aslına bakılırsa Okun Buruk da olumsuzluklar karşısında çabuk dağılan bir karakter. Futbolculuğunda da böyleydi, teknik direktörlüğünde de... Dolayısıyla bu durum Okan hocanın karakterinin takıma yansımasından başka bir şey değil. Bu zamana kadar ben böyle başarılı oldum diye düşünüyorsa, Lizbon ve Frankfurt maçları gibi daha çok müsabaka yaşarız. Okan hocanın gerek saha içinde gerekse saha dışında çok fazla olumsuz hadiselerle baş etmek zorunda kaldığı bir gerçek. Lakin, profesyonel destek almak da bu işin bir parçası. Hem kendisi hem de takımı için...

14