Ahmet Turgut'un "Kudüs'ün Son Gönül Eri" romanı üzerine...

Kudüs'ü kaybedeli neredeyse bir asır oldu. O gün bugün Kudüs yarası her daim tazeliğini koruyor, İslam âleminin yüreğinde kanamaya devam ediyor. 1917'de bizim, dahası Müslümanların elinden çıkan Kudüs sancağı, 1948 yılına kadar otuz yıl boyunca İngiliz Manda Yönetimi tarafından idare edildi. 15 Mayıs 1948'de İngiltere bölgeden çekilince, 2 Kasım 1917'de deklare edilen Balfour Deklarasyonu hemen hayata geçirildi; Siyonistlerin Osmanlıya yaptıkları ihanetlerin bir ödülü olarak Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasına göz yumuldu. Böylece işgalci İsrail Terör Örgütü, İngilizlerin destekleriyle Filistin topraklarında gayri meşru bir oluşum kurdu ve adına da İsrail dendi.
Kudüs'ün statüsü bu tarihten sonra birkaç kez değişti. 1948 Arap-İsrail Savaşı neticesinde şehrin batı kısmı İsrail'in, doğu kısmı ise Ürdün'ün kontrolüne bırakılmışsa da 1967'deki Altı Gün Savaşı sırasında Kudüs'ün tamamı İsrail tarafından işgal edildi. Filistin Cephesinde yaşananlar hâlâ gizemini korusa da ihanetin boyutu hafsalara sığmayacak derecede büyük ve o denli kahpecedir. Bugün fısıltı seviyesinde kulaktan kulağa aktarılan bu ihanetin, bir gün yüksek sesle dile geleceğini umuyoruz.
1917'ye tekrar dönersek; Osmanlı askeri Kudüs'ten çekilirken bunun geçici bir durum olduğu düşünülüyordu. Bir gün elbet geri dönülecekti. Bu yüzden bölgede bir birlik bırakıldığını ve bu birliğe mensup son Osmanlı askerinin ömrünün sonuna kadar Kudüs'te nöbet tuttuğunu biliyoruz. Eldeki verilere göre ilk kez 1972 yılında gazeteci İlhan Bardakçı'nın kaleme aldığı bir yazıyla varlığından haberdar olduğumuz bu kahraman, Iğdırlı Hasan Onbaşı'dır. Tam künyesiyle: "20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan..."
Tüyleriniz diken diken oldu, değil mi Cihan devleti olmak tam da böyle bir şey işte. Yurtta ve cihanda susmayı şiar edinenler bu duyguyu anlayamaz. Ancak kanı deli akanlar, tarihi bir masal değil bir hayat düsturu olarak görenler için durum başkadır. Onlar dişlerini sıkar, yumruğunu masaya vurur; yürekleri şerha şerha yaralanır ve gözleri nemlenir.
Iğdırlı Onbaşı Hasan, 1917 yılında elimizden çıkan bu topraklarda, 1982 yılında hayat nöbeti de Kudüs nöbeti de son bulana dek —kendisine verilen kutsal vazife gereği— geri dönecek ordusunu tam 65 yıl boyunca bekledi. Onbaşı Hasan hayali bir kahraman değildir; gerçekten yaşamış bir efsanedir. Kudüs Yüksek İslami Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa Hatibi Şeyh İkrime Sabri; Onbaşı Hasan'ın her gün sabah namazında Aksa'ya geldiğine ve yatsı namazına kadar burada nöbet tutmaya devam ettiğine bizzat şahitlik edenlerden biridir.
Kudüs sevdalısı bir kalem olan Ahmet Turgut, bu koca yürekli Osmanlı askerinin destansı hayatını romanlaştırdı. Onbaşı Hasan'ın hikâyesini önceden bildiğim için kitabı ilk gördüğümde heyecanlandım ve hemen edinip okudum. Eser, Kapı Yayınları etiketiyle geçtiğimiz haziran ayında okurla buluştu; 284 sayfalık bir hacme sahip. Kitabın kapağında ise Kudüs'ün Osmanlı idaresinde olduğu döneme ait müstesna bir görsel yer alıyor.
Ahmet Turgut, daha önce de Kalbim Kudüs'te Kaldı isimli bir roman yazmıştı. O eser, Kudüs'ün elimizden çıktığı yıllara odaklanıyor ve 1917'de son buluyordu. Bu ikinci roman ise 1917'de başlayıp Onbaşı Hasan'ın vefat ettiği 1982 yılına kadar bölgede yaşanan tarihi hadiseleri anlatıyor. Kitap kronolojik açıdan ilk eserin devamı gibi görünse de bize göre müstakil bir kurguya sahip.
Ahmet Turgut, özelde Kudüs'ü, genel anlamda ise tüm Filistin'i çok iyi bilen bir yazar. Bölgeye düzenlenen turlarda rehberlik edecek kadar coğrafyaya ve tarihe hâkim, vefalı bir mütefekkir. Naçizane bir fikir vermek gerekirse; bize göre her iki kitap da klasik edebi kaygıların ve roman türüne çizilen dar sınırların ötesinde, kalemini davasına amade kılan bir yazar vakarıyla yazılmış.