Soruyu böyle sorunca ilk karşı cevap, "Değilse kendi çocuklarını göndermeseydin." gibi bir yerden gelecek, biliyorum. Sözünü ettiğim şey, bu kadar kestirme karşılıklarla ya da reaktif şekilde ele almayı kaldırmayacak kadar önemli, kanımca. Elbette isteyen herkes üniversite okusun. Eğitim hakkı temel haklardan biri. Böyle olmasına rağmen maalesef fırsat eşitliği dediğimiz husus çoğu zaman hiç de objektif olmadığından lafta kalıyor, o ayrı. İyi kafaları bulup destekleyen mekanizmalar olmakla birlikte, parasının hesabını bilmeyen bir kesimin, mala davara beş kuruş faydası olmayan kızı kızanı da oldukça iyi okullardan diploma alıp ailelerinin sosyal sermayesinin avantajını yaşayabiliyor.
***
Tartışmaya buralardan başlarsak iş daha da büyüyecek o yüzden biraz firen yapıp bugün yarın tercih listelerine son halini verecek ve hayatlarının bundan sonrasına ilk adımı atacak gençleri daha yakından ilgilendiren "üniversite arzusu"ndan söz edelim.
Biraz baktım, Türkiye'deki yükseköğretime devam eden öğrenci sayısı ile Almanya ve Fransa'dakiler oransal olarak nasıl diye. Ülke nüfusları da birbirine yakın.
Türkiye'de uzaktan eğitimle birlikte yaklaşık 8 milyon yükseköğretim öğrencisi var. Sadece örgün eğitim alanları hesaba kattığımızda bu oran nüfusun yüzde 4,34'üne denk geliyor. Fransa'da nüfusun yüzde 4,39'u, yaklaşık 84 milyon nüfuslu Almanya'da ise yüzde 3,43'ü yükseköğretim öğrencisi. (Veriler resmî kurumlardan alınmıştır.)
Bu ülkeleri model alalım diye değil, bir kerteriz noktamız olsun diye örnek verdim. Şimdi dikkat çekmek istediğim hususa gelmeden önce şu farkı belirtmek isterim: Almanya ve Fransa'da yükseköğretim denince bizdeki gibi yalnızca üniversite anlaşılmıyor. Bizde üniversite en tepedeki çatı kurum gibi. Yüksekokula da teknik okula da enstitülere de sanat ve spor akademilerine de mühendislik fakültelerine de üniversite diyoruz. Çünkü hepsi üniversite çatısı altında. Üniversite gibi üniversite olabilmek için bizde adeta "bizde yok yok" diyebilmek gerekiyor. Almanya ve Fransa örneklerinde ise teknik yükseköğretim kurumları belirgin biçimde ayrışıyor. Mesleki yükseköğretim de aynı şekilde. Araştırma üniversiteleri ise yükseköğretim sisteminin yalnızca bir parçasını oluşturuyor; yükseköğretim, üniversitelerden ibaret görülmüyor.
***
Bundan 15-20 yıl önce bunları yazmazdım. Ülkenin üniversite ihtiyacı da ülke insanının özgüven ihtiyacı da çok yüksekti. Ailesi şiveli konuşan çocukların aşağılandığı, "Baban ne iş yapıyor" sorusuna çiftçi demek şöyle dursun, işçi demenin bile utanılacak bir şey sayıldığı Türkiye'yi yaşadık. Annesi ev hanımı olanlar sınıfın çoğunluğunu oluştururdu ama çok olmak, utanmamaya mani olamazdı. O aileler, utanan çocuklarını okutmak için elinden geleni yaptı. Devlet de "Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık" diyen İbrahim Tatlıses'e kulak verip Anadolu'yu duble yollar ve havalimanları gibi üniversitelerle de donattı. Tabiri caizse üniversiteye doyduk. Tercih döneminde hem özel üniversiteler hem de devlet üniversiteleri kontenjan doldurmakta güçlük çekiyor. Meseleyi artık başka bir boyutta konuşmak durumundayız. Mesela bugün ülkemizde hiç fizik sorusu çözmeden fizik bölümüne girebilmek mümkün. Hatta tertemiz bir optik kâğıdıyla bile girebileceğiniz sayısız bölüm var.

15