İster 2028'de ister 2027'de olsun... Artık şu gerçek, açık... 2027 yılı, şu ya da bu şekilde seçim atmosferi içinde kalacak. Seçim barometresi yükseliyor. Amerika'da Trump'ın temsilciler meclisi ve senatoda çoğunluğu yitirmesi bile Türkiye'de beklentileri etkileyebilir. ünkü dünya siyasetindeki her sarsıntı, içerideki hesapları yeniden karıştırıyor. Ve Türkiye'de seçim denince akla ilk gelen şeylerden biri de emekliler oluyor.
2027'ye yaklaşırken piyasanın da, vatandaşın da aklında aynı soru var. Nakit sıkıntısının nasıl aşılacağı... Prim ve vergi borçlarına yapılandırma gelip gelmeyeceği... Uygun koşullarda kredi imkanı doğup doğmayacağı... Bunlar maliye ve hazine tarafının işi. Ama seçim matematiğinin olmazsa olmazı bambaşka. O da emekli aylığı zammı.
Kelimeleri hamur gibi mıncıklamadan peşin peşin söyleyelim. Zam gelecekse, eşit oranla tüm emeklilere gelmelidir. Aksi takdirde yapılan iş, hakkaniyete uygun olmayacaktır.
Şu an tartışılan senaryolardan biri, belli bir tutarın altında kalan emeklilere seyyanen zam verip diğerlerini dışarıda bırakmak. Bu yaklaşım hem gönül kırıcı hem de adaletten uzak. ünkü emekli aylığının düşük ya da yüksek olmasının sebebi tesadüf değil. Yüksek aylık alan emekli, daha fazla gün çalışmış, daha uzun süre prim ödemiş, daha fazla katkı sunmuş kişidir. Düşük aylık alan ise ya daha az çalışmış ya da daha düşük prim yatırmıştır. Bu farkı ortadan kaldırmaya çalışmak, "daha çok çalışanın hakkını, daha az çalışana aktarmak" anlamına gelir. Bu, sosyal güvenlik sisteminin temel mantığına aykırıdır.
En doğrusu bellidir. Belirli bir oranda, tüm emeklilere aynı oranda zam. Seyyanen zam da, sadece en düşük aylığı yükseltme uygulaması da bu adaleti sağlayamaz, bilakis bozar. Oran üzerinden yapılan artış, herkesin kendi katkısını korur. Kimse "ben daha çok prim ödedim, neden aynı sepete konuyorum" demez. Kimse "ben daha az çalıştım, neden bana fazladan pay çıkarıldı" diye de rahatsız olmaz. Herkesin aylığı aynı oranda artar.
Seçim matematiğinde düşük aylıklı emeklilere odaklanmak anlaşılır bir refleks. Sayıları fazla, etki alanları geniş. Ama bu yaklaşımın diğer tarafı da var. Daha yüksek aylık alan emeklilerin hisleri. Onlar da seçmendir. Onlar da yıllarca çalışmış, prim ödemiş, sisteme güvenmiş insanlardır. Onlara "sen zaten daha iyi durumdasın, seni atlayalım" demek, o güveni zedeler. Ve güven bir kez kırılınca, seçim sandığında geri dönüşü de olumsuz olabilir.
2027'nin ekonomik tablosu da bu tartışmayı daha da kritik hale getiriyor. Nakit sıkıntısı malum. Piyasa yapılandırma ve uygun kredi bekliyor. Bu koşullarda kamunun kaynakları sınırlı. Sınırlı kaynağı dağıtırken "en çok fayda beklenen gruba" odaklanmak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru olan değildir. Doğru olan, sistemi bozmadan, adaleti koruyarak ilerlemek. Nitekim bu gözler, kurumsal güvenin tesis edilmesi sonucu büyüyen desteği de geçmiş yıllarda görmüştü.
Emeklilik sistemi bir "yardım" mekanizması değildir; bir "hak" sistemidir. Hak, katkıya göre doğar. Katkıyı yok sayıp herkesi aynı seviyeye çekmeye çalışmak, sistemi uzun vadede çökertir. ünkü o zaman "neden daha fazla prim ödeyeyim" sorusu kaçınılmaz hale gelir. Ve o soru bir kez yerleşti mi, sistemin sürdürülebilirliği de tehlikeye girer.

16