Yazar, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okul baskınlarının köküne inmiş ve bunları kendini gerçekleştirme ihtiyacı karşılanmayan çocukların boşluğunun sonucu olarak görüyor. Geçmişteki çıraklık geleneğinin yerini alacak, çocuklara kimlik ve amaç veren toplumsal yapıların ortadan kalkması temel argümanı oluşturuyor. Fakat sistemin ön tekerini (yetişkinleri) döndürmeksizin, sadece gençlik atölyeleri açmak sorunun gerçek çözümü olabilir mi?
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta yaşanan okul baskınları yürekleri dağladı. ocukların, daha doğrusu çocuk yaştakilerin işlediği bu şiddet olayları karşısında çok üzücü demek bile yetersiz kalıyor. Üzüntü, katmerlendi. Somut elle tutulan, bir duyguya dönüştü. Yine derin bir acıyla yüzleştik. İstediğimiz kadar yas mesajı yayımlayalım.Acıyı sadece lanetleyerek geçiştirmek olanaksız. Aslında hiçbir değeri olmayan konuları gündem diye konuşsak da; gerçek sorunların gündeme geliverme huyu vardır. Bu tür olayların arkasında yatan asıl mesele, uzun zamandır görmezden geldiğimiz bir boşluk. Ben kimim, ne olacağım, hayatımda ne anlam var; sorularının içini doldurmamak, cevapsız bırakmak boşluğu besliyor.
Eskiden "çıraklık" derdik. İlkokul bitince ya da ortaokul sıralarında bir ustanın yanına verirdik çocuğu. Sabah erken kalkar, dükkâna gider, çay demler, süpürge yapar, işin inceliklerini öğrenirdi. Para kazanmak ikinci plandı aslında. Asıl kazanılan şey, bir bütünün parçası olmaktı. Ben bu atölyenin adamıyım, bu işin bir parçasıyım, ustam benden memnun duygusuydu. O duygu, kendini gerçekleştirme ihtiyacının en temel haliydi. Maslow'un hiyerarşisinde en tepede duran o ihtiyaç, aslında en alttan, en somut olandan başlıyordu.
Bugün o çıraklık geleneği büyük ölçüde kayboldu. ocuklar okula gidiyor, ders çalışıyor, sınavlara hazırlanıyor ama çoğu zaman benim hikayem nerede sorusuna cevap bulamıyor. Ekranlar, sanal beğeniler, anlık hazlar; güya dolduruyorlar boşluğu. Ama sanal hiçbir şey, gerçek bir hikayenin yerini tutmaz. Bir çocuğun eline tornavida verip şunu şöyle yap, bu parça yerine otursun dediğinizde oluşan gurur ile, bir oyunda seviye atladığında oluşan geçici heyecanı karşılaştıramazsınız.
Mesele illa başarı değil. Mesele hikaye sahibi olmak, bir hikayede yaşamak.
Bir marangozun çırağı olmak bir hikayedir. Mahalle bakkalının kalfası olmak bir hikayedir. Futbol takımında yedek kulübesinde oturup maç sonu formayı sırtına geçirmek bile bir aidiyettir. Bahçede çiçek yetiştirmek, hafta sonları bisiklet tamir etmek, annesine mutfakta yardım ederken yeni bir tarif denemek... Hepsi birer amaçtır. İnsan, hikayesi olan varlıktır. Kendini gerçekleştirme hissi, en güçlü duygulardandır. Hikayesi yoksa öfke, şiddet ve boşluk dolar içine. Başka başka yapmacık rol modelleri idol olarak görür, genç adamlar.
Bu sadece çocuklar için de değil, yediden yetmişe herkes için geçerli. İş hayatında ben bu şirketin bir parçasıyım, buraya katkım var duygusu olmayan yetişkin huzursuzdur. Hobisi olmayan, hafta sonunu zaman öldürerek geçiren insan da huzursuzdur. Emekli olup artık hiçbir şeye yaramıyorum hissine kapılan da aynı boşluğun kurbanıdır.
alışma ilişkilerimizi, eğitim sistemimizi, aile yapımızı yeniden düşünme vakti. Okulları sadece sınav fabrikası olmaktan çıkarıp, çocukların yeteneklerini keşfedebilecekleri, küçük sorumluluklar üstlenebilecekleri, ben bir işe yarıyorum diyebilecekleri ortamlara dönüştürmeliyiz. Meslek liselerini, çıraklık merkezlerini, atölyeleri, kulüpleri, mahalle spor kulüplerini, amatör branşları ciddiye almalıyız. Birey, illa başarılı olmak zorunda değil; ama değerli hissetmek zorunda.
Bir çocuğa hikaye ve kimlik vermek için en temel kural ön teker arka teker kuralıdır. Ön teker dönmeden arka tekerin kendi kendine ilerlemesi mümkün değildir. Yani yetişkinler, aileler, öğretmenler, ustalar, devlet ve toplum olarak bizler önce kendimiz dönmeliyiz ki, çocuklar bizi takip edebilsin. Kamu, bu konuda en kritik rolü oynamalıdır.

20