Biliyorum ve bana gelen mektup-larınızdan görüyorum ki, yıllardır beni takip eden ve benimle beraber yaşlanan pek çok sadık okurum var. Onların derdi ise gençler gibi aşk, sevgi, evlilik, ihanet değil artık.
Onlar da benim gibi yaşlılık sorunlarıyla uğraşıyorlar. Ve bana bu konuda "meğer yaşlanmak hiç de hoş değil, hiç de kolay değilmiş" şeklinde duygularını yazıyorlar.
Doğrudur. Yaş aldıkça insan tüm hayatını gözden geçiriyor. Ve ruhsal, fiziksel değişimleri karşısında şaşkınlığını saklayamıyor.
İşte bu nedenle, 20 yüzyılın önde gelen Fransız kadın filozof ve yazarı Simone de Beauvoir'ın "Yaşlılık"adlı eserinden bir alıntıyı sizler için köşeme aldım.
Gelin biraz da yaşlılıktan söz edelim...
Hayat bize 4 lüks bıraktı..
"Fransız usulü yaşlandım: Gösterişsiz, kırılmadan, yalnızca zamanın üzerime yerleşmesine izin vererek. Bedenim, benim dalgınlığımdan yararlandı.
Ne zaman yaşlanmaya karar verdiğini bilmiyorum; çünkü bunu sessizce, neredeyse zarif bir şekilde yaptı. Ne açık bir uyarı geldi ne de belirli bir an oldu. Beden değişirken zihin hâlâ yerindeydi; planlarla, meraklarla ve arzularla doluydu. Ayna, birden ortaya çıkmayan, yavaş yavaş dönüşen birini göstermeye başladı.
Yaşlanma kapıyı çalmadı; ben hayatımı yaşarken içeri girdi. Bunda incelikli bir taraf var. Beden bana ihanet etmedi; yalnızca zamana eşlik etti. Eskiden koştuğu yerde yavaşladı, eskiden güç istediği yerde özen istedi. Değerini kaybetmedi; aksine kendine özgü bir dil kazandı.
Fransız usulü yaşlanmak, zamanla savaşmak yerine onu anlamayı kabul etmektir.
Bedenin değişmesine izin verirken özümüzü kaybetmemektir. Zihin hâlâ meraklı, bakış hâlâ dikkatli, kalp hâlâ sevgiye açıktır.
Beden yaşlanır, evet. Ama bunu sessiz bir zarafetle yapar; sanki yaşamanın, izin istemeden dönüşmek olduğunu bilir. Bazen unutuyoruz ki bu yaşa kadar gelebilmiş olmak başlı başına büyük bir şans.
Evet, yol boyunca bazı şeylerimizi kaybettik. Ama hayat bize aynı zamanda hiçbir cüzdana sığmayan, dünyanın bütün altınlarıyla bile satın alınamayacak "4 lüks" bıraktı.
Birincisi: Sağlık.
Sahip olduğumuzda hiç değerini bilmediğimiz o lüks... Eskiden koşardık, merdivenleri çıkardık, alışveriş poşetlerini taşırdık. Hastalıklar ve ağrılar başkalarının meselesi gibi gelirdi. Bugün belki yüzde yüz eskisi gibi değiliz.Ama bakın: Hâlâ buradayız!
Nefes alıyoruz, yavaş da olsa yürüyoruz, sıcak kahvemizi iki elimizle tutup içiyoruz ve hâlâ hayatın bize sunduklarının tadını çıkarabildiğimiz için şükrediyoruz. Az da olsa, bazı parçalarımız artık ses çıkarsa da, sağlık, her sabah kutlanması gereken bir lükstür.
İkincisi: Huzur.
Bu, insanın mücadele etmesi gereken mücadeleleri ettikten, ağlaması gereken gözyaşlarını döktükten ve her şeyin bizim kontrolümüzde olmadığını anladıktan sonra gelen bir armağandır. Huzur, derin bir nefes alıp sana şunu söyleyen sestir: "Elinden geleni yaptın. Gücünün yettiğini yaptın. Kalbinin doğru olduğuna inandığı şeyi yaptın."

2