Füzenin ucundaki imza

Bir silahın üzerinde ne yazdığı, bazen silahın kendisinden daha çok şey söyler.

Geliştirme aşamasındaki konsept YILDIRIMHAN balistik füzesi tanıtıldı. Türk olarak göğsüm kabardı. Emeği geçen tüm mühendislerimizin alnından öpülür. Füzenin bu kadar konuşulmasının sebebi yalnızca 6 bin kilometre menzilli olması değil.

Füzenin burun kısmında Mustafa Kemal Atatürk'ün imzası, gövdesinde ise Yıldırım Bayezid'in tuğrası işlenmiş. Yani bir tarafında Cumhuriyet'in kurucu lideri, diğer tarafında Osmanlı'nın "Yıldırım" lakaplı padişahı var.

İlk bakışta güçlü sembol gibi duruyor. Ama yakından bakınca insanın aklına şu soru geliyor... Bir ölüm silahının ucuna lider imzası koymak ne demektir

***

Bu ilk kez 1. Dünya Savaşı'nda başladı. 2. Dünya Savaşı ise bu işin kitleselleştiği dönem oldu. Uçakların burunlarına Pin-up denilen seksi kadın figürleri, karikatürler, lakaplar, düşmana mesajlar çizildi. Buna "nose art" deniyordu. Bombaların üzerine "Hitler'e selam", "Tokyo'ya hediye", "İntikam" türü mesajlar yazmak da aynı psikolojinin parçasıydı.

Hiroşima'ya atılan bombanın ismi Little Boy (Küçük Oğlan), Nagazaki'ye atılanınki Fat Man'di (Şişman Adam). İlk anda 70 bin kişiyi yeryüzünden silen Little Boy'un burnunda "Indianapolis'in adamlarından İmparator'a selamlar" yazılıydı.

Hiroşima'ya giden B-29'un adı da Enola Gay idi. Pilot Paul Tibbets, uçağa annesinin adını vermişti. Yardımcı pilot Robert Lewis bundan çok rahatsız olmuştu. Lewis, bombadan sonra defterine şu meşhur cümleyi yazdı... "My God what have we done" (Tanrım, biz ne yaptık!) Bir yanda "İmparator'a selamlar", diğer yanda "Tanrım, biz ne yaptık" cümlesi...

Bombanın üstünde meydan okuma, kamuda ise vicdan azabı vardı.

Vietnam'da da bu gelenek sürdü. Ama savaşın sonunda birçok asker bombaların üzerine "Bu attığın son bomba olsun" anlamında savaş karşıtı mesajlar yazdı.

***

Ama lider ismini bombaya, füzeye, mermiye yazmak daha başka bir seviye. ünkü o artık askerin esprisi değil, devletin mesajıdır.

Bir füzenin üstüne Yıldırım Bayezid'in tuğrasını koyarsanız, "Osmanlı'nın yıldırım gibi vuran kudreti buradadır" dersiniz. Aynı füzenin ucuna Atatürk'ün imzasını koyarsanız, "Cumhuriyet'in kurucu iradesi de bu caydırıcılığın parçasıdır" dersiniz.

İşte mesele tam burada başlıyor.

Bayezid, Osmanlı tarihinin en sert, en hızlı, en atak hükümdarlarından biriydi. "Yıldırım" lakabı boşuna verilmedi. Balkanlar'da ilerledi. Niğbolu'da Haçlı ordusunu yendi. Anadolu beyliklerini Osmanlı çatısı altında toplamak istedi. Merkezi devleti büyüttü. Hız, hırs, sertlik onu Timur'la karşı karşıya getirdi. 1402 Ankara Savaşı'nda yenildi, esir düştü. Osmanlı Fetret Devri'ne girdi.

Yani Yıldırım Bayezid adı bir füzeye konunca "Şimşek gibi vururuz" çağrışımı oluyor. Doğru. Ama tarih bize ikinci bir şey daha söylüyor... Hız ve kudret tek başına yetmiyor; ölçüsüz güç felaket de getirebiliyor.

Atatürk'e gelince. Atatürk askerdi. Ömrü cephede geçti. Ordunun ve caydırıcılığın önemini çok iyi biliyordu. Bu nedenle savunma sanayine, havacılığa herkesten çok önem veriyordu. Ama siyasal mirasında şu ilke de vardı "Yurtta sulh, cihanda sulh."

ünkü Atatürk'ün büyüklüğü yalnızca savaş kazanmasında değil, savaşı bitirmesinde yatardı. Askeri siyasetin emrine değil, aklın ve Cumhuriyet'in emrine verdi.

Hatırlayın, 10 Eylül 1922'de İzmir'in kurtuluşundan sonra girdiği Karşıyaka'daki köşkte mermer merdivenlere serilen Yunan bayrağını, "Bayrak bir milletin onurudur, ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenmez" diyerek kaldırttı.

Atatürk'ün imzası bir okulda, fabrikada, bilim merkezinde, uçakta, gemide anlamlıdır. Füzenin ucunda ise ister istemez şu soruyu doğuruyor.