Netanyahu yalnızlığı, İran'ın tecridi: Orta Doğu'da yol ayrımı

ABD'nin İsrail ile birlikte İran'a yönelik düzenlediği hava harekâtı, Orta Doğu'yu yeni bir yol ayrımına sürükledi. İran'ın komşu ülkelere karşı uzun süredir sürdürdüğü saldırgan ve sınır ötesi politikalar Batı tarafından sıkça eleştiriliyordu. Tahran'ın Gazze, Suriye, Lübnan ve zaman zaman Irak'ta vekil güçler üzerinden yürüttüğü çatışmalar bölgede sürekli güvenlik kaygısı yaratıyordu.

Nitekim ABD'nin girişimiyle İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında 2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Arap-İsrail normalleşmesini sağlarken İran'ı bölgesel olarak tecrit etmeyi de hedefliyordu. Anlaşmanın daha sonra Fas'ın katılımıyla genişlemesi bu sürecin bir parçası oldu. Ayrıca Endonezya, Nijer, Moritanya ve Somali gibi ülkelerin de ileride sürece dahil edilmesi için temaslar yürütüldü. Suudi Arabistan da ABD ve İsrail ile İbrahim Anlaşmalarını imzalamak üzere uzun süre müzakereler yürüttü. Ancak 7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısının ardından İsrail'in Gazze'de başlattığı operasyon, Riyad yönetiminin bu anlaşmayı imzalamasını geciktiren sürecin başlangıcı oldu.

Suriye'de, Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkedeki İran Devrim Muhafızları büyük ölçüde tasfiye edildi. İsrail hükümetinin Lübnan'daki operasyonları ve İran destekli Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın etkisiz hale getirilmesi ise İran'ın bölgedeki vekâlet savaşlarını ciddi biçimde zayıflattı. Buna rağmen Tahran yönetimi nükleer zenginleştirme programından vazgeçmedi, balistik füze kapasitesini de geliştirmeye devam etti.

ABD ve İsrail'in son askeri operasyonu, İran'ın bölgedeki yalnızlığını daha da artırdı. Tahran yönetiminin komşu ülkelere yönelik füze saldırıları ise İran iç siyasetindeki görüş ayrılıklarını da ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın komşu ülkelere yönelik özür niteliğindeki açıklamalarına Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Laricani'nin karşı çıkması, yönetim içindeki farklı yaklaşımları gözler önüne serdi.

Öte yandan İsrail Başbakanı Netanyahu'nun, ülkenin kurucu liderlerinden David Ben-Gurion'un güvenlik doktrininden uzaklaştığı yönündeki eleştiriler de artıyor. Ben-Gurion, İsrail'in kısa süreli, tek cepheli ve kesin sonuç hedefleyen savaşlar yürütmesi gerektiğini savunmuş; ayrıca stratejinin büyük bir güç tarafından desteklenmesinin önemine dikkat çekmişti. 1950'lere kadar bu rolü Fransa üstlenmiş, daha sonra ise İsrail'in başlıca destekçisi ABD olmuştu. İsrail'in 1990'lardan itibaren uyguladığı Geri Dönüş Yasası da ülkenin demografik ve siyasi yapısını önemli ölçüde değiştirdi. Özellikle Sovyetler'in dağılmasının ardından Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelen göç, İsrail siyasetinde sağ partilerin güçlenmesine katkı sağladı. Bir zamanlar sosyal demokrat ağırlığı olan İsrail siyasetinde İşçi Partisi giderek zayıflarken, Netanyahu'nun liderliğindeki sağ koalisyonlar belirleyici hale geldi.

Bugün Netanyahu hükümetinin iki devletli çözümü reddeden ve eleştirilere karşı sert tutum sergileyen politikaları sadece Avrupa'da değil, ABD'de de tartışma yaratıyor. Trump İsrail'e güçlü destek vermeye devam etse de, Cumhuriyetçi Parti içindeki bazı çevreler ABD'nin verdiği askeri desteğin maliyetini sorguluyor. Başkan Yardımcısı JD Vance'in temsil ettiği "önce Amerika" yaklaşımı ise ABD'nin kaynaklarını Çin ile rekabete yönlendirmesi gerektiğini savunuyor. Bu tartışmalar, ABD ile İsrail arasındaki stratejik ilişkinin geleceğine dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Netanyahu hükümetindeki bazı isimlerin İran'dan sonra "Sünni tehdidin" de gündeme gelebileceğini ima eden söylemleri ise Müslüman dünyasında rahatsızlık yaratıyor.Öte yandan Körfez ülkeleri önümüzdeki on yıl içinde ABD'ye yaklaşık 3 trilyon dolar yatırım yapmayı taahhüt etmiş durumda. Ancak bu ülkeler hem Netanyahu'nun sert söylemlerinden rahatsız, hem de ABD'nin güvenlik şemsiyesinin kendilerini İran'dan gelen tehditlere karşı yeterince korumadığını düşünüyor.