Avrupa Birliği'nin (AB) küresel sahnede tek bir sesle konuşma arzusu, kurum içi iktidar mücadeleleri ve üye ülkelerin ulusal egemenlik hassasiyetleri nedeniyle bir kez daha derin bir sınavdan geçiyor.AB Dış Politikasında adeta güç savaşları yaşanıyor. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın göreve gelmesiyle birlikte, AB Dış Eylem Servisi'ni (EEAS) daha etkin ve güvenlik odaklı bir yapıya dönüştürme çabaları, Brüksel ile üye başkentler arasında ciddi bir gerilime yol açtı.
Kallas, Rusya tehdidinin gölgesinde EEAS'e belirgin bir savunma boyutu kazandırmayı ve kurumu jeopolitik bir aktör haline getirmeyi hedefliyordu. Ancak bu girişim, savunma politikalarını ulusal egemenliklerinin dokunulmaz bir parçası olarak gören AB üye ülkelerinin engeline takıldı. Başta üye devletlerin direnci olmak üzere, EEAS'in askeri yetkilerini genişletme planı bizzat üye ülkelerin müdahaleleriyle sekteye uğratıldı. Bu krizin ortasında sahneye çıkan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (VDL) ise dengeleri kökten değiştirecek bir hamlede bulundu.VDL, makamının yetkilerini Komisyon çatısı altında konsolide eden ve bu görevin stratejik kontrolünü başkanlığa bağlayan geniş kapsamlı bir reforma imza attı. Dış politikadaki bu yetki merkezileşmesi, Komisyon'un jeopolitik ağırlığını artırırken Yüksek Temsilci'nin bağımsız hareket alanını daralttı.
Söz konusu reform AB'nin iki lokomotif ülkesi Fransa ve Almanya'nın önderliğinde gerçekleşiyor. Paris ve Berlin, dış politikanın Komisyon yönetimiyle tek bir merkezden yürütülmesini daha pratik bir çözüm olarak gördü. Kallas, VDL'nin bu baskın hamlesine karşı yetkilerini korumak adına üye ülkeler nezdinde bir destek turu başlattıysa da aradığı yardımı maalesef bulamadı. Sonuç olarak Kallas, hem EEAS'e savunma vizyonunu entegre etme çabasında yalnız kaldı hem de VDL yeni dış politika mimarisi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Oysa Kallas, AB'nin dış politikasında var olan, genişleme, kalkınma, insani yardım gibi enstrümanlara bir de savunma boyutunu ekleyerek daha etkin bir hale getirmeyi hedeflerken, VDL, güç konsolidasyonu yönünde hamle yaptı. AB'ye üye ülkeler de muktedirden yana tercih yaptılar. Kazanan VDL, kaybeden ise AB'nin dış politikası oldu.
Pentagon'un Avrupa'dan çekilme kararı erken mi
Ukrayna-Rusya savaşında Moskova'nın cephede tüm olumsuzluklara rağmen kazanım elde etmesi akıllarda bazı soru işaretlerine neden oluyor. Nitekim CIA Direktörü John Ratcliffe'in Moskova'ya gerçekleştirdiği ziyaret bunu pekiştirir nitelikte. Bu soruyu ABD Başkanı Trump'ın siyasi programını kaleme alan Hudson Enstitüsünün önde gelen isimlerinden Daniel Kochis, Breaking Defense dergisindeki makalesinde ele alıyor. Pentagon'un Avrupa'daki askeri varlığını azaltma planlarını ve bu durumun yol açabileceği güvenlik risklerini ele alan Kochis; İran ile yaşanan çatışmalar nedeniyle ABD mühimmat depolarının kritik seviyelere düştüğünü ve bu zayıflığın Rusya'nın saldırganlığını artırabileceğini savunuyor. Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını artırsa da Amerikan desteğinin çekilmesinin NATO'nun caydırıcılık gücünü ciddi şekilde zayıflatacağını vurgulayan Kochis, stratejik bir hata yapılmaması adına ABD'nin kıtadaki mevcut askeri gücünü koruması gerektiğini rasyonel gerekçelerle açıklamaya çalışıyor. Avrupa'dan çekilme yönünde kararların küresel güvenlik dengesi üzerindeki belirleyici rolüne dikkat çekiyor. Kochis, Avrupa'nın önde gelen müttefiklerinin mühimmat ve muharip asker kapasitesini kâğıt üzerinde artırmış olsalar dahi fiiliyatta henüz Avrupa kıtasını savunacak düzeyde olmadıklarına da işaret ediyor. AB kurumlarındaki 'çımacı' kavgası da cabası.

16