Avrupa Ankara'da 'kendine geldi'

Ankara, üç gün boyunca dünya siyasetinin "merkez üssü" rolünü üstlendi; NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'ne ev sahipliği yapan başkentte liderler, kuzey yarımkürenin güvenlik ekosistemini yeniden tasarladı. Zirvenin ABD, Körfez ve Pasifik boyutları epeyce kaleme alındı; ama Avrupa açısından ortaya çıkan tabloyu es geçmek, hikâyenin tamamını anlamak için bir eksiklik oluşturur.

Zirve fırtınasının tozu biraz indiğinde manzara hayli ilginçti. Avrupa basınında çıkan haberler, ülkelerin kamuoyuna ve iktidardaki siyasi partilere göre adeta "renk değiştiren bukalemun" gibiydi. Örneğin İngiltere'de The Guardian, Trump'ın değişken ruh haline dikkat çekti; Ankara'daki iki günlük zirvenin son saatlerine Amerikan Başkanının çelişkili mesajlarının damga vurduğunu yazdı. Le Figaro ise "Trump'ın şizofren duruşu NATO müttefiklerini sarstı" diyerek, teşhisi koyup reçeteyi NATO'ya bırakmayı tercih etti. Gazeteye göre Trump, sonuç bildirgesini imzalayarak Avrupalılara kâğıt üzerinde bekleneni verdiğine vurgu yaptı.

İtalyan Corriere della Sera'dan Francesco Battistini imzalı haberde Trump'ın Türkiye'ye yaklaşımı öne çıkarıldı: Trump'ın gözünde Türkiye, Batı'nın merkezine geri getirilecek ülke; olarak tanımladı. Erdoğan'ın Karadeniz'den Akdeniz'e geçidi tutan, Suriye'ye hâkim, İran'la konuşan, dev bir NATO ordusunu yöneten ve yedi cephede savaşırken bir yandan da siyasi olarak izole edilen lider. Olarak tanımladı.

Le Monde ise Trump'ın tehdit ile gönül almayı aynı pakette sunarak müttefiklerini "garip bir rahatlama" duygusuna sürüklediğini yazdı. Ortaya çıkan tablo şu: Trump Avrupa'ya ne kadar kötü davranırsa, Avrupalılar o kadar kolektif bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. NATO Genel Sekreteri bu açıdan haklı; Trump olmasa birçok Avrupa ülkesi savunmaya bu kadar para harcamaya asla yanaşmazdı. Kötü komşu ev sahibi yapar misali, kötü müttefik de stratejik otonomi fikrini evin baş köşesine koyuyor.

Avrupa ABD'yi telafi ediyor

Trump'ın "külfet paylaşımı" konusunda Avrupalılara hunharca yüklenmesi, kıtayı nihayet harekete geçirdi. ABD, Avrupa'daki konvansiyonel kuvvetlerini yavaş yavaş geri çekerken, asker ve teçhizat kapasitesinin yaklaşık yüzde 75'i Avrupalı müttefikler tarafından çoktan telafi edildi. Brüksel, Washington'un talepleri karşılandığı sürece ABD'nin de NATO çerçevesinde Avrupa'ya yönelik yükümlülüklerini tamamen terk etmeyeceği sinyalini veriyor. Yani Ankara'da, "sen biraz daha harca, ben biraz daha kalırım" türü bir stratejik pazarlık ruhu hüküm sürdü.

Türkiye'nin önemli rolü

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile AB Konseyi Başkanı Antonio Costa'nın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la zirve marjında gerçekleştirdikleri görüşme bu açıdan son derece anlamlıydı. Vize serbestisi, Kıbrıs çözüm sürecinin yeniden canlandırılması, Gümrük Birliği'nin modernizasyonu gibi başlıklar elbette gündeme geldi; ancak asıl kritik nokta şuydu: Türkiye artık yalnızca " aday ülke" ya da "partner" olarak değil, Avrupa savunma ve güvenlik ekosisteminin fiili aktörü olarak konuşuluyor. Bu statünün uygulamada nasıl ete kemiğe bürüneceğini söylemek için henüz erken; fakat Ankara'daki ruh hâli, Türkiye'yi Avrupa güvenliğinin dış halkasından iç çepere doğru iten bir dinamik üretiyor.