2026 Şubat ayının ilk haftasında A Coruna'da düzenlenen üçüncü Askeri Alanda Sorumlu Yapay Zekâ (REAIM) Zirvesi, askeri YZ'ye ilişkin küresel koruyucu çerçeveler etrafında oluşan ivmeyi pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Ancak zirve, bunun yerine uluslararası güvenlik siyasetinde derinleşen bir kırılmayı ortaya koymuştur. Nitekim 85 katılımcı devletten yalnızca 35'i zirvenin bağlayıcı olmayan "Eylem Yolları" başlıklı nihai bildirgesini imzalamıştır. Daha da dikkat çekici olan ise ABD ile Çin'in son belgeye imza atmamasıdır.
Bu durum diplomatik bir dipnot olmaktan çok daha fazlasıdır. ABD-Çin stratejik rekabetinin yoğunlaştığını yansıtmakta ve yapay zekânın bu rekabet içindeki merkezi konumunu vurgulamaktadır. Daha temel düzeyde ise klasik bir güvenlik ikileminin derinleştiğine işaret etmektedir. Bir devletin teknolojik ilerleme yoluyla güvenliğini artırma çabası kaçınılmaz olarak diğer devletler için güvensizlik üretmektedir. YZ askeri modernizasyon stratejilerinin içine yerleştikçe, büyük güçler stratejik esnekliklerini sınırlayabilecek gönüllü normatif kısıtlamaları dahi kabul etmeye giderek daha isteksiz görünmektedir. Ancak Vaşington ve Pekin desteğini esirgeyen tek aktörler değildir. Bazı Avrupa devletleri de bildirgeyi imzalamamıştır. Bu tereddüt, transatlantik ayrışmanın genişlemesi ve ittifak bütünlüğüne ilişkin belirsizliğin artması bağlamında anlaşılmalıdır. Böyle bir ortamda çok taraflı ilkelere bağlılık stratejik uyumsuzluk riski doğurmaktadır ve bu durum yalnızca büyük güç rekabetini değil, uluslararası sistem genelinde güvenlik kaygısının daha geniş bir biçimde yayılmasını da pekiştirmektedir.
REAIM Nedir ve Neden Önemlidir
REAIM süreci Şubat 2023'te Lahey'de Hollanda ve Kore Cumhuriyeti eş ev sahipliğinde başlamıştır. Amacı açık ancak iddialıdır. Askeri alanda YZ'nin sorumlu biçimde geliştirilmesi ve kullanılması konusunda hükümetler, özel sektör, akademi ve sivil toplum arasında diyalog zemini oluşturmaktır. REAIM izole bir girişim değildir. Birleşmiş Milletler bünyesinde ölümcül otonom silah sistemleri ve askeri YZ konularında yürütülen tartışmalarla tamamlayıcı bir hat üzerinde işlev görmektedir. Bu yönüyle yeni ve gelişen teknolojilere ilişkin çok taraflı koruyucu çerçeveler oluşturma çabalarını pekiştirmektedir. 2023 zirvesi "Eyleme Çağrı" belgesini ortaya koymuştur. Bunu 2024 yılında Seul'de kabul edilen ve yaklaşık 60 ülke tarafından desteklenen daha ayrıntılı "Eylem Planı" izlemiştir. Bu belgeler uluslararası hukuka uyumu, YZ destekli silahlar üzerinde insan sorumluluğunu, risk değerlendirmelerini, test protokollerini ve gözetim mekanizmalarını vurgulamaktadır.
2026 zirvesi ise ilkelerin ifade edilmesinden bunların pratikte nasıl uygulanabileceğine ilişkin somut yönlendirmelere geçmeyi hedeflemiştir. Bildirge barış ve güvenlik etkileri, operasyonel güvenceler ve gelecekteki yönetişim çerçevelerini kapsayan 20 ilke ortaya koymuştur. YZ destekli silah sistemleri üzerinde insan kontrolünü, açık komuta zincirlerini ve ulusal gözetim uygulamalarına ilişkin bilgi paylaşımını yeniden teyit etmiştir. Ancak destek belirgin biçimde azalmıştır. 2024 yılında yaklaşık 60 olan imzacı sayısı 2026'da yalnızca 35'e düşmüştür. Bu değişim artan jeopolitik gerilimleri ve özellikle büyük askeri güçlerin norm oluşturma girişimlerinden geri çekilmesini yansıtmaktadır.
ABD ve Çin'in Tutumunu Anlamak
Amerika Birleşik Devletleri'nin bildirgeyi imzalamayı reddetmesi açık bir politika yön değişikliğidir. Önceki yönetim döneminde Vaşington REAIM sürecini aktif biçimde desteklemiş ve askeri YZ'nin sorumlu kullanımına ilişkin kendi Siyasi Bildirgesini başlatmıştır. Ancak mevcut yönetim "sert gerçekçilik" olarak tanımladığı bir yaklaşımı benimsemiştir. Kısıtlamaları "her türlü hukuka uygun kullanım" ile sınırlandırmaktadır ve aşırı uluslararası yönetişim çerçeveleri olarak gördüğü girişimleri reddetmektedir. Burada önemli olan husus, ABD'nin geçen yıl Fransa'da düzenlenen YZ Zirvesi sonrasında yayımlanan bildirgeyi de benzer gerekçelerle imzalamamış olmasıdır. Bu noktada Trump yönetiminin çok taraflılığa yönelik daha geniş şüpheciliği açık biçimde görülmektedir. "Kurallara dayalı uluslararası düzeni" soyut bir kavram olarak nitelendirmiştir ve askeri YZ yönetişimine ilişkin Birleşmiş Milletler kararlarına karşı çıkmıştır. Bu tür girişimlerin ABD askeri personeli üzerinde merkezi kontrol riski doğurduğunu ve yeniliği engelleyebileceğini savunmuştur. Bu çerçevede bağlayıcı olmasa dahi düzenleyici taahhütler potansiyel stratejik dezavantaj olarak algılanmaktadır.
Çin'in tutumu daha istikrarlı ancak aynı derecede stratejiktir. Pekin REAIM zirvelerine katılmıştır fakat nihai bildirgeleri imzalamamıştır. Bu tutumun arkasında iki temel neden bulunmaktadır. Birincisi, nükleer karar alma süreçlerinde açık insan kontrolünü zorunlu kılan ifadeleri kabul etmeye isteksiz olmasıdır. Washington ile nükleer silah diyaloglarının yaklaşık iki yıldır askıya alınmış olması bu konuyu son derece hassas hale getirmektedir. İkincisi, Çin'in kendi "Küresel YZ Yönetişim Girişimi"ni ilerletmeyi tercih etmesidir. Bu girişim egemenlik, iç işlerine karışmama ve teknolojik tekelleşmeye karşı duruş gibi söylemleri vurgulamaktadır. İnsan haklarının korunması veya hukukun üstünlüğü merkezli söylemleri önceliklendirmemektedir.
Özetle her iki güç de YZ'yi iş birliğine dayalı düzenleme alanı olarak değil, stratejik rekabet alanı olarak görmektedir. Güvenlik ikilemi açıktır. Taraflardan hiçbiri rakibinin uymayabileceği kısıtlamaları kabul etmek istememektedir. YZ istihbarat, otonom sistemler, siber operasyonlar ve muharebe karar destek yapıları içine giderek daha fazla entegre olmaktadır. Üstelik YZ önceki birçok askeri teknolojiden farklı olarak son derece hızlı evrilmektedir ve çoğu zaman opak biçimde çalışmaktadır. Uygulamaları esnek, çift kullanımlı ve dışarıdan izlenmesi zor yapıdadır. Bu opaklık bir devletin rakibinin YZ kapasitesini nasıl konuşlandırdığını veya entegre ettiğini doğru biçimde değerlendirmesini zorlaştırmaktadır. Bunun sonucu, göreli dezavantajdan kaçınmak amacıyla yerli geliştirme ve askeri benimseme süreçlerini hızlandırma yönünde güçlü bir teşviktir.

2