Çiftlik hayatı bir anda neden moda oldu

Son zamanlarda dikkatimi çeken bir durum var; Londra, New York ve İstanbul'da yaşayanlar düzenli olarak şehirden kaçış planı yapıyor.
İnsanların bir süredir tatil fotoğrafları değişti. Eskiden bir otelin sonsuzluk havuzundan, denizin ortasındaki tekneden, şık bir restorandaki masadan fotoğraf paylaşılırdı. Şimdi sosyal medyada bir manzara görüyorum. Üzerinde kocaman çizmeler, biraz büyük gelen bir kazak, elinde kahve fincanı, arkasında zeytin ağaçları, önünde taş bir ev. Bir başkası bahçesinde odun kırıyor. Bir diğeri köpeğiyle tarlada yürüyor. Kimisi kümesinden yumurta topluyor, kimisi hafta sonu pazara gidip mevsim sebzesi seçiyor.
Bir zamanların şehirli insanı, sanki yıllardır çiftlikte yaşıyormuş gibi bir anda kırsal hayatın başrolüne yerleşmiş durumda. İşin eğlenceli tarafı şu: Bu insanların önemli bir bölümü aslında şehir hayatından vazgeçmiş değil. Pazartesi sabahı toplantısına girecek, Londra'da ofisine yetişecek, New York'ta taksisini bekleyecek, İstanbul'da trafiğe takılacak. Ama hafta sonu geldiğinde başka bir karaktere bürünüyor. Şehirdeki deri çantasını bırakıp country çizmesini giyiyor. Birkaç günlüğüne de olsa telefonunu biraz daha az kontrol ediyor, kahvesini acele etmeden içiyor ve kendini doğayla yeniden tanışmış gibi hissediyor. New York'ta Manhattan'ın temposundan uzaklaşmak isteyenler için Hudson Valley, Catskills ve Upstate New York artık yalnızca hafta sonu kaçamaklarının değil, ikinci ev hayallerinin de adresi. Ahşap evler, orman manzarası, geniş verandalar, ateş çukuru, kitap okunacak bir pencere önü... Bir zamanlar şehirde iyi bir adreste yaşamak önemliyken şimdi şehirden ne kadar uzakta, ne kadar huzurlu bir yerde yaşayabildiğin de ayrıcalık haline geliyor. Önümüzdeki günlerde Londra'nın dışındaki çiftlik hayatını keşfedeceğim sonra sizinle paylaşırım.
İstanbul'da da bu arayışın kendine özgü bir versiyonu var. Bir süredir insanların İznik'te, Kaz dağlarında, Trakya'da, Ege'nin köylerinde ev baktığını duyuyorum. Kimisi küçük bir taş ev istiyor, kimisi bahçeli bir müstakil ev, kimisi de birkaç dönüm arazi içinde kendi dünyasını kurmanın hayalini taşıyor. Özellikle İznik ilgimi çekiyor. İstanbul'a tamamen sırtını dönmeden, ama İstanbul'un bütün gürültüsünü de kapının dışında bırakarak yaşama fikri cazip geliyor.

ŞEHİRDEN KAÇMAK MI
Bence bütün bu hikayenin asıl merkezinde anonimlik var. Büyük şehirlerde sürekli bir şey olmak zorundayız. Bir mesleğimiz, bir unvanımız, bir sosyal çevremiz, yetiştirmemiz gereken işlerimiz, cevaplamamız gereken mesajlarımız var. Bir yerlere yetişiyoruz, birileriyle görüşüyoruz, görünür oluyoruz. Hatta bazen yalnızca bir restorana gitmek bile küçük bir sosyal performansa dönüşebiliyor. Kimlerleydin, nereye gittin, ne giydin, hangi etkinliğe katıldın Oysa kimsenin seni tanımadığı küçük bir kasabada bunların hiçbirinin önemi yok. Sabah çıkıp ekmek alabilirsin. Aynı kahveciye her gün gidebilirsin. Bir süre sonra esnaf seni tanır ama kim olduğunla, ne iş yaptığınla, kaç takipçin olduğuyla ilgilenmez. Belki de insanın aradığı şey tam olarak budur. Tanınmak değil, tanınma ihtiyacı duymadan yaşayabilmek.