Bazı akşamlar bir ülkenin morali bir topun peşinden gider.
Bu hafta biraz öyle oldu.
Aylardır konuşulan, "Bu kez farklı olacak" denilen, "sürpriz" yapması, en az çeyrek final oynaması beklenen Milli Futbol Takımımız, Dünya Kupası'na daha ikinci maçta veda etti.
Söylenecek çok söz var elbette.
Profesyonel anlamda yorumlar olacaktır muhakkak.
Ama bazen susmak daha ağırdır.
Çünkü mesele sadece yenilmek değil.
Mesele, potansiyelini sahaya koyamamak.
Mesele, milyonların umudunu taşıyan bir formanın ağırlığını hissedememek.
Ayıp mı
E, ayıp.
Üzücü mü
Fazlasıyla.
Ama sporun da hayat gibi bir huyu var.
Bazen "bitti" dediğin yerden başlıyor.
Moraller öylesine bozulmuşken sahaya bu kez onlar çıktı.
Filenin Sultanları... "Bizim kızlar..."
Almanya karşısında 2-0 geriye düştüler.
Birçok takımın havlu atacağı yerde yine mücadeleyi bırakmadılar.
Set set geri geldiler.
Ve maçı 3-2 kazandılar.
Çin karşısında da... Asla bırakmadılar ve yine son sette; 3-2 maçı aldılar.
Sabahın köründe, TV başında üzüntüden ve sinirden kalakalan bizlere, aynı günün akşamı rahat bir uyku hediye ettiler. Umudumuzu tazelediler.
Sezar'ın hakkı Sezar'a...
Bu ülkenin en güçlü spor hikâyelerini çok uzun yıllardır kadınlar yazıyor.
Ve bu ülkenin kadın voleybolcuları son yıllarda bize kupalardan daha değerli bir şey verdi: "Güven."
Skor ne olursa olsun son topa kadar savaşacaklarını biliyoruz.
Bu yüzden kaybetseler bile alkışlanıyorlar.
Çünkü mücadele eden insanı herkes sever.
AYNI KELİMEDE BULUŞTULAR: 'İNŞALLAH'
Biri Hollywood'un en tanınan yıldızlarından, Oscar ödüllü bir oyuncu; Anne Hathaway...
Diğeri Avrupa siyasetinin en önemli isimlerinden, Polonya Dışişleri Bakanı; Radoslaw Sikorski...
Normal şartlarda yollarının kesişeceğini düşünmezsiniz. Ama kesişti.
Haberin Devamıİkisi de aynı kelimeyi kullandıkları için gündem oldu: "İnşallah."
Sikorski, ABD ile İran arasındaki ön anlaşmayı değerlendirirken, Hathaway ise yeni filmi "Şeytan Marka Giyer 2" için verdiği bir röportajda "İnşallah başarılı olur" dedi.
Daha çok Ortadoğu'da, Türk dizileri ya da Müslüman ülkelerde duyduğumuz "İnşallah" bugün Hollywood röportajlarına, Avrupa diplomasisinin resmî açıklamalarına kadar girmiş durumda.
Doğrusu çok hoşuma gitti.
Çünkü dünyayı bazen "politikacılar" değil kelimeler yakınlaştırır.
Üstelik "inşallah" sıradan bir kelime de değil. Dini açıdan, "Allah izin verirse" demek. Fakat günlük hayatta bundan daha geniş bir karşılığı var: "Elimden geleni yaptım ama hayatın da bir planı var" anlamında kullanılıyor.
Haberin Devamı"Umarım" diye dilimize çevrilmiş. Ama tam karşılığı bu değil.
Umarımın içinde istek, inşallahın içinde ise istekle birlikte bir kabulleniş var.
Çünkü insan bir yaştan sonra şunu öğreniyor:
"Her şeyi planlayabilirsin ama her şeyi kontrol edemezsin."
Bilet alırsın, uçak rötar yapar.
Çok seversin, ayrılırsın.
Çok çalışırsın. Sonuç istediğin gibi olmaz.
İşte Mevlâna felsefesi de burada devreye giriyor.
Onun anlayışında kader, oturup beklemek değildir. Yola çıkarsın, çabalarsın ama hayatın, zamanın ya da yaradanın -siz nasıl demek isterseniz- senden büyük olduğunu da kabul edersin:
"Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar ne güneş vaktinden önce doğar."

12