3- 4 yaşlarında bir çocuk!
Babasının elinden tutmuş, Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçına gitmiş.
Üzerinde Fenerbahçe forması...
"Adam" sandığınız bir yetişkin oturuyor yanlarına.
Bağırıyor, çağırıyor.
Utanmadan bir de parmak sallıyor.
Neden
Formasını çıkarttırmak için.
Çevredekiler, "Sus!" falan diyor ama...
Nafile.
Neyse ki bir polis giriyor araya.
Kucaklıyor çocuğu; "Ben de babayım. Çocuğun bana emanet. Korkma!" diyor babaya, uzaklaştırıyor çocuğu ortamdan.
Sonra da el kadar çocuğun Fenerbahçe forması, olay büyümesin diye çıkarılıyor.
Beni en az o adamın yaptıkları kadar rahatsız etti bu durumda.
Tamam, herkes iyi niyetli. Çocuğu korumaya çalışıyorlar ama bir dakika arkadaş!
Bir yanda el kadar bir çocuğun forması üzerinden "racon" kesmeye çalışan bir "adam", diğer yanda masum bir çocuk ve babası.
Haberin DevamıNeden çocuğun forması çıkarılıyor da o zorba herif tribünden çıkarılmıyor
Alırsın kolundan, "Hadi kardeşim!" dersin, gönderirsin dışarı.
Bitti.
Fakat bizde sistem genellikle ters işliyor.
Bağıran, çağıran, tehditkâr davranan kalıyor; huzuru bozulan gönderiliyor.
Olay sonrasında ama Gençlerbirliği yönetiminin aldığı tavır alkışa değer; minik taraftarı Fenerbahçe formasıyla tesislerinde ağırlayacaklarını açıkladılar.
Bravo.
Dostluk ve centilmenlik işte bu.
Gelelim tribün magandasına...
Hakkında soruşturma başlatılan ve gözaltına alınan kişinin adı Şenel Akdemir.
Hani şu sosyal medyada "alternatif tedavi" adı altında tuzlu suyla kanser başta birçok hastalığı iyileştirdiğini iddia eden "sahte" şifacı. Tescilli "şarlatan."
Bir çocuğa parmak sallamakta beis görmeyen bu kişi, insan sağlığı konusunda mesnetsiz iddialar ortaya atmaktan da çekinmemiş.
Şaşırmadım.
Zihniyet aynı.
Her şeyi kendinde hak görmek.
Umarım gerekli cezayı alır, bir daha da tribünden maç izleyemez.
Zira futbol rekabettir.
Bağırırsın, üzülürsün, sevinirsin. Rakibine takılırsın.
Fakat maç biter, eve gidersin.
Ama dört yaşındaki bir çocuğun formasına el uzattığın yerde futbol biter.
Haberin DevamıZorbalık başlar.
BİR SONRAKİ 03.02'YE HAZIR MIYIZ
17 Ağustos 1999.
Saat 03.02.
Sadece 45 saniye...
Ama Türkiye'nin hafızasına kazınmaya yetti.
Gölcük merkezli büyük Marmara Depremi'nde 18 bin 373 insanımız hayatını kaybetti. On binlerce insan yaralandı. Evler, işyerleri, hayatlar yıkıldı.
Aradan tam 27 yıl geçti.
Peki ne değişti
Ne yazık ki bugün hâlâ aynı soruyu soruyoruz:
Büyük bir depreme hazır mıyız
Türkiye bir deprem ülkesi.
Fayları başka yere taşıyamayız. Depremleri durduramayız.
O halde değiştirebileceğimiz şeye odaklanmamız gerekmiyor mu
Kentlerimize.
Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür hocamla arada buluşur, bir kahve içer, sohbet ederiz.
Son röportajımızda bana söylediği bir cümle çarpıcıydı:
Haberin Devamı"Bunca yılda İstanbul'u depreme hazırlayamadık. Deprem dirençli bir kent yaratamadık."
Peki nedir deprem dirençli kent Şöyle tarif ediyor:
"Büyük bir depremi minimum hasarla atlatan, depremin afete dönüşmediği, yaşamın devam ettiği kentler..."
Yani mesele yalnızca binaları yenilemek değil.
Deprem olduğunda yollar açık kalacak mı
Su, elektrik olacak mı

11