6 Şubat depremi yaklaşan Mayıs 2023 Genel Seçimleri öncesi gelmişti. Doğal felaketler karşısındaki kaderci yaklaşımı belli olan AKP siyasi rejiminin belli şüphelerle depreme müdahalede geç kalması, aksine CHP'li büyükşehir belediyelerinin yardımda hızlı davranması onları bir hedef haline getirdi. Nitekim beklenen soğuk intikam yemeği için 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri sonrası düğmeye basılacaktı...
AKP'li gazeteci Mehmet Metiner 7 Şubat'ta, "Ölenleri geri getiremeyiz lakin Adıyaman'ı yeniden onaracak Reis'imiz var" şeklinde yazıp sonradan sildiği paylaşımıyla, daha ilk günden deprem felaketinin hangi zeminde tartışılacağının sinyalini vermişti. Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati ise uzmanlığındaki traji komik yorumlarına benzer, ancak yalnızca trajik olan(!) demecinde şöyle diyordu: Buradaki asıl sıkıntı sosyal medyadaki yanlış haberler. Binalarda şehitler var, yararlılar da var. Yaralıların birçoğu deprem binalarından değil, depremden kaçarken yaralananlar vesaire...
evre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum'un depremin ikinci günündeki sözleri asıl savaş alanını işaret etmekteydi: AFAD koordinasyonu dışında herhangi bir koordinasyona müsaade etmeyeceğiz! Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise hemen görev bilinciyle ön alarak(!) insanları şu iletisiyle ihbarcılığa davet ediyordu: "Dezenformasyon Bildirim Servisi halkımızın kullanımına açılmıştır!" Bildiride devamla şu sözler yer alıyordu: Deprem felaketine ilişkin üretilen ve yayılan şüpheli/yalan olduğunu düşündüğünüz haberleri uygulamamızı telefonunuza indirip bildirebilirsiniz...
Cumhurbaşkanı Erdoğan depreme müdahale ve yardımın geç ulaştığına ilişkin haberler karşısında şöyle demekteydi: Bu tarihi felaketin üstesinden gelmeye çalışırken insanımızı birbirine düşürmeye niyetlenenleri de yakından takip ediyoruz. Gün onlarla tartışma günü değildir. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri açacağız! Gerçekten de o defterler, o yılın mayıs ayındaki genel seçimler değil ama bir yıl sonraki, AKP'nin büyük yenilgiye uğradığı yerel seçimler sonrası açılacaktı. Erdoğan iki gün sonra, 9 Şubat'ta Gaziantep'te yaptığı konuşmada "Süreci ne yazık ki siyasi istismara dönüştürenler var. Bu istismara benim vatandaşım, benim halkım asla prim vermeyecektir" diyecekti. Buna itiraz ise "siyaset 'nasıl bir hayat istiyoruz' sorusuna kamusal alanda verilen cevaptır" şeklinde gelmekteydi. Öyleyse siyaset özellikle bu zamanlarda yapılmalıydı...
İktidarın bir başka değişik(!) bakanı olan Mustafa Varank bambaşka bir dünyada olmalıydı; depremde kullanılan battaniyelerin Uşak'taki üreticilerimizden geldiğini söylüyordu! Depremin beşinci gününde iktidara yakın televizyon ve sosyal medya hesaplarında, içinde mültecilerin yer aldığı söylenen yağmalama haberleri yayınlanmaya başladı. Yanlı yorumlarla mülteciler hedefe oturtuluyor, linç ve şiddet örgütleniyordu. Hırsızlara ve yağmacılara uygulanan şiddet videolarının, halkın öfkesinin yönünü değiştirmek ve basıncı azaltmak amacıyla servis edildiği yorumları da gelmekteydi.
15 Şubat Salı günkü MHP grup toplantısında Devlet Bahçeli karşıtları için şu, saymakla bitiremediği sıfatları kullandı: "Akbabalar, kanı bozuklar, haşaratlar, iş birlikçi sefiller, müfteri ve müfsitler, simsarlar, izansızlar, menfaatperestler, aymazlar, asalaklar, alçaklar, sahtekârlar, mikroplar..." Devlet Bahçeli'nin ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir sivil toplum kuruluşu olarak depreme en çabuk müdahale edenlerden olan AHBAP'ı üstü kapalı şu sözlerle tehdit ediyordu: Yapılan bağışları istismar eden varsa da bu konuda devletle eş koşmaya çalışan varsa da gereği yerine getirilir, getirilecektir! Buradaki anahtar sözcükler 'devletle eş koşmak' olacak ve özellikle CHP'li büyükşehir belediyelerinin katkıları bu anlamda değerlendirilerek çetele tutulacaktı...
Depremin üstünden üç hafta geçtikten sonra korkunç sayılacak bir gerçek ortaya çıkmıştı: Depremin henüz dördüncü gününde Kızılay'a özel, kuruma halk tarafından deprem için yapılan yardımların yüzde yirmisinin altın, gümüş, borsa gibi yatırım araçlarında değerlendirilmesine dair bir tüzük değişikliği yayımlandığı anlaşılıyordu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Kızılay'a ilişkin eleştirilerine yanıt verirken Erdoğan'ın kullandığı dil çok sertti. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: Bir tanesi çıkmış 'Kızılay nerede' diyor. Be ahlaksız, be namussuz, be adi...
Türk Silahlı Kuvvetlerinin deprem kurtarma arama faaliyetlerine katılması için kışladan ancak üç gün sonra çıkmasına izin verilmesi, deprem bölgesindeki bant daraltması gibi uygulamaların eleştirilmesi, 'devletin aciz kaldığı' suçlaması olarak yorumlanıp iktidar tarafından büyük tepkiyle karşılanıyordu. Oysa Fatih Yaşlı gibi akademisyenler "Hükümete verilen tepki devlet kurumuna verilen tepki değildir. Ama karşımızda devletleşmiş bir parti var ve parti-devlet özdeşliği üzerine kurulu bir rejimle karşı karşıya bulunuyoruz"

6