Türkiye olmadan güçlü NATO olmaz

Ankara Zirvesi, NATO açısından yeni dönemin en kritik eşiklerinden biri olacak. Çünkü ittifak bugün yalnızca Rusya-Ukrayna savaşıyla, savunma harcamalarıyla veya Avrupa'nın askeri kapasite açığıyla yüzleşmiyor. Aynı zamanda kendi içindeki güven krizini de yönetmeye çalışıyor. Bu krizin merkezinde ise Türkiye gibi hem askeri kapasitesi yüksek hem de jeopolitik konumu son derece kritik bir müttefik yer alıyor.

Türkiye, 1952'den bu yana NATO'nun en önemli üyelerinden biri oldu. Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidine karşı güneydoğu kanadın ana taşıyıcısı olarak görev yaptı. Kore'den Afganistan'a, Balkanlar'dan Karadeniz'e kadar birçok alanda ittifaka katkı sundu. Ancak Türkiye'nin NATO hafızasında sadece dayanışma örnekleri yok. Aynı zamanda hayal kırıklıkları, ambargolar, geciken destekler ve müttefiklik ruhunu zedeleyen çifte standartlar da var.

1964 Johnson Mektubu, Türkiye'nin güvenlik algısında derin bir kırılma oluşturdu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan silah ambargosu ise bu kırılmayı daha da derinleştirdi. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin güvenliği için adım attığında müttefiklerinden destek beklerken yaptırımlarla karşılaştı. Bu tablo, Ankara'da şu soruyu canlı tuttu: Türkiye NATO'nun güvenliği için risk aldığında müttefik; kendi güvenliği için hareket ettiğinde sorunlu aktör mü sayılacak

Benzer bir tablo son yıllarda terörle mücadele ve savunma sanayii alanında da görüldü. Türkiye, Suriye ve Irak kaynaklı terör tehdidiyle doğrudan karşı karşıya kaldı. Buna rağmen bazı müttefiklerin PKK/YPG bağlantılı yapılara verdiği destek, Türk kamuoyunda NATO'ya yönelik güvensizliği artırdı. Hava savunma sistemi ihtiyacında yaşanan gecikmeler, Patriot konusunda ortaya çıkan isteksizlik, ardından S-400 ve F-35 sürecinde yaşanan krizler de bu algıyı güçlendirdi. Türkiye açısından mesele, yalnızca bir silah sistemi meselesi olmaktan çıktı; müttefiklik hukukunun ne kadar işletildiği sorusuna dönüştü.

Bugün NATO'nun Türkiye'ye ihtiyacı her zamankinden daha fazla. Çünkü Avrupa güvenliği artık tek boyutlu bir Rusya tehdidi üzerinden okunamaz. Doğu Avrupa Rusya'ya odaklanırken, güney kanat göç, Akdeniz, enerji güvenliği, terör, devlet dışı aktörler ve kırılgan bölgelerle ilgileniyor. Türkiye ise bu iki güvenlik hattının kesişim noktasında bulunuyor. Karadeniz'de Montrö dengesi, Ukrayna savaşı, Kafkasya'daki kırılganlıklar, Balkanlar, Doğu Akdeniz, Suriye ve Irak sahası aynı anda Ankara'nın güvenlik gündeminde yer alıyor.

Bu nedenle Türkiye NATO için sadece coğrafi bir avantaj sunmaz; stratejik derinlik üretir. Karadeniz'de Türkiye olmadan kalıcı bir güvenlik mimarisi kurmak zordur. Doğu Akdeniz'de Türkiye hesaba katılmadan enerji ve deniz güvenliği konuşulamaz. Güney sınırlarında Türkiye'nin terörle mücadele tecrübesi dikkate alınmadan NATO'nun güney kanadı güçlendirilemez. Avrupa'nın göç, enerji ve kriz yönetimi başlıklarında Türkiye ile işbirliği yapmadan sonuç alması da oldukça güçtür.