Orta Doğu'da harita değişmiyor belki ama güvenlik mimarisi hızla değişiyor. Son birkaç gündür Yemen'de yeniden şiddetlenen çatışmalar, Husilerin Suudi Arabistan'daki hedeflere yönelik füze ve İHA saldırıları, Aden Havalimanı'nın vurulması ve Babülmendep çevresindeki mücadele bize tek bir gerçeği gösteriyor: Bölge artık eski Amerikan güvenlik şemsiyesiyle yönetilemiyor.
Tam da bu nedenle 7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması sıradan bir savunma işbirliği metni değil. Anlaşmanın temel mantığı oldukça açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yönelmiş kabul ediliyor. 5 Ekim'de Riyad'da yapılan olağanüstü toplantıda ise bu siyasi taahhüdün kâğıt üzerinde kalmaması, ortak savunma yükümlülüklerinin pratik olarak uygulanması ve üzerinde mutabık kalınan kuvvet ve kabiliyetlerin süratle konuşlandırılabilmesi yönünde karar alındı.
Bu gelişmenin önemi Yemen'in çok ötesinde.
Üstelik dün 7 Ekim'di. Üç yıl önce Hamas'ın saldırılarıyla başlayan ve ardından Gazze'yi ağır bir yıkıma sürükleyen savaşın yıl dönümündeyiz. Aradan geçen üç yıla rağmen kalıcı bir siyasi düzen kurulabilmiş değil. ABD öncülüğünde ilan edilen ateşkes ve barış planı da sahadaki şiddeti tamamen durduramadı. Gazze bize şunu öğretti: Bölgenin güvenliği yalnızca kriz çıktığında Washington'dan gelecek diplomatik girişimlere bırakılamaz. Siyasi çözüm üretilemediğinde güvenlik boşluğu büyüyor; boşluğu ise devlet dışı aktörler, vekil güçler ve yeni çatışma hatları dolduruyor.
Çünkü Orta Doğu'daki güvenlik düzeninin üç temel ayağı aynı anda sarsılıyor. Birincisi, ABD'nin bölge ülkelerine sağladığı geleneksel güvenlik garantisinin eskisi kadar sınırsız görülmemesi. İkincisi, İran ile ABD-İsrail hattındaki çatışmanın Hürmüz Boğazı'nı küresel ekonominin en kırılgan noktalarından biri hâline getirmesi. Üçüncüsü ise Husilerin Babülmendep ve Kızıldeniz hattında oluşturduğu baskının enerji ve ticaret yollarını doğrudan tehdit etmesi.
Bugün Brent petrolün yeniden 100 doların üzerine çıkmasının sebebi yalnızca piyasadaki arz miktarı değil. Tankerlerin hangi rotadan geçeceği, sigorta maliyetleri, liman güvenliği ve boğazların açık kalıp kalmayacağı artık fiyatın kendisi kadar önemli. Yani enerji güvenliği artık petrolü üretmekten çok, petrolü güvenli biçimde taşıyabilme meselesidir.
İşte Türkiye'nin önemi tam burada ortaya çıkıyor.
Türkiye, bu üçlü yapının yalnızca askerî açıdan güçlü üyesi değildir. NATO tecrübesi, gelişmiş savunma sanayii, İHA ve SİHA kapasitesi, hava savunma sistemleri, elektronik harp yetenekleri ve sahadaki operasyon tecrübesi Ankara'yı güvenlik üreten bir aktöre dönüştürüyor. Pakistan nükleer kapasitesi ve büyük ordusuyla, Suudi Arabistan ekonomik gücü ve enerji kaynaklarıyla, Türkiye ise askerî-teknolojik kapasitesi ve diplomatik ağıyla masaya oturuyor.
Bu kombinasyon küçümsenmemeli.
Ancak Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken kritik bir nokta var: Ankara bu ittifakı yeni ve açık uçlu savaşlara sürüklenmenin aracı hâline getirmemeli. Türkiye'nin çıkarı Yemen'in bataklığına çekilmek değil; savaşı sınırlandırabilecek caydırıcılığı kurmaktır. Mekke İttifakı'nın ağırlık merkezi kara savaşları değil, hava ve füze savunması, istihbarat paylaşımı, deniz yollarının güvenliği, kritik altyapının korunması ve ortak savunma sanayii projeleri olmalıdır.
Türkiye için asıl fırsat da burada.
Aynı tablo enerji jeopolitiğinde de Ankara'nın elini güçlendirebilir. Hürmüz ve Babülmendep aynı anda riskli hâle geldiğinde üreticiler ve tüketiciler alternatif güzergâhlara yönelmek zorunda kalıyor. Doğu Akdeniz'e ve Avrupa'ya ulaşan kara ve boru hattı seçenekleri yeniden stratejik değer kazanıyor. Irak petrolünün kuzeyden Türkiye ve Akdeniz üzerinden taşınması, enerji terminallerinin kapasitesi ve Türkiye'nin doğu-batı enerji koridorundaki rolü bu nedenle yalnız ekonomik değil, doğrudan güvenlik meselesidir. Ankara savunma diplomasisini enerji ve ulaştırma diplomasisiyle birlikte yürütürse, krizlerin maliyetini azaltırken jeopolitik değerini artırabilir.
Körfez ülkeleri önümüzdeki yıllarda savunmaya çok büyük kaynaklar ayıracak. Ankara bu yeni güvenlik yapılanmasını sadece askerî bir ittifak olarak değil, savunma sanayii, teknoloji transferi ve ortak üretim platformu olarak görmelidir. Türk hava savunma sistemlerinden insansız sistemlere, elektronik harpten mühimmat üretimine kadar geniş bir alan açılıyor. Nitekim Mekke Anlaşması kapsamında ortak teknoloji geliştirme ve üretim de resmî hedeflerden biri olarak belirlenmiş durumda.

4