ABD ile İran arasındaki son gerilime yalnızca "kim daha fazla hedef vurdu" sorusuyla bakarsak büyük resmi kaçırırız. Çünkü savaşların sonucu sadece imha edilen tesislerle, düşürülen füzelerle veya vurulan radarlarla ölçülmez.
Savaş bittikten sonra ortaya çıkan siyasi düzen kimin istediği düzendir
Washington açısından İran dosyasında bugün tam da bu soru öne çıkıyor.
ABD ve İsrail, İran'ın askerî kapasitesine ciddi darbeler vurdu. Füze rampaları ve yeraltındaki füze tesisleri hedef alındı. İran'ın füze saldırılarının önemli bölümü bastırıldı. Fakat bütün bunların sonunda Washington'un istediği İran ortaya çıktı mı
Görünen o ki hayır.
Tam tersine İran'da Devrim Muhafızları kökenli askerî kadroların siyasetteki ağırlığı daha da arttı. Hürmüz Boğazı hâlâ istikrara kavuşmuş değil. Amerikan müttefikleri tehdit altında ve Washington yeni bir büyük operasyonun maliyetini artık çok daha dikkatli hesaplamak zorunda.
Yani Amerika askerî olarak üstünlüğünü gösterdi, fakat bu gücü kalıcı siyasi sonuca dönüştürmekte zorlandı.
Trump'ın dış politika anlayışında belirgin bir yöntem var: Önce baskıyı artırmak, sonra askerî tehdidi yükseltmek, ardından karşı tarafı masaya çağırmak. İran'da da benzer bir yöntem denendi.
Haziran ayında ortaya çıkan mutabakat çerçevesinde İran'ın nükleer silah arayışından vazgeçmesi ve Hürmüz'deki ablukayı sona erdirmesi; buna karşılık yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş petrol gelirlerinin serbest bırakılması ve ekonomik normalleşmenin önünün açılması hedefleniyordu.
Ancak Ortadoğu'da sorun çoğu zaman masada değil sahada başlıyor. Mutabakattan kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Kalıcı anlaşma için belirlenen süre doldu, Hürmüz meselesi çözülemedi ve karşılıklı suçlamalar devam etti.
Burada Trump'ın temel açmazı ortaya çıkıyor:
İran'a baskı uygulamak mümkün, İran'ı tamamen teslim almak ise başka bir şey.
Üstelik savaş İran'ın iç siyasi dengesini de değiştirdi. Devrim Muhafızları içerisinden gelen isimlerin devlet yönetimindeki ağırlığı arttı. İran giderek daha fazla güvenlikçi ve askerî bir yönetim anlayışına yöneliyor.
Bu durum ABD açısından ciddi bir paradoks doğuruyor. Washington'un baskısı İran'ın davranışlarını değiştirmeyi amaçlarken, dış tehdidin artması içeride en sert aktörlerin elini güçlendirmiş olabilir.
Bir başka önemli başlık Hürmüz Boğazı.
Hürmüz sadece İran'ın güvenlik meselesi değil. Küresel enerji piyasalarının, Asya ekonomilerinin, Avrupa'nın ve Türkiye'nin de meselesidir. Boğazdaki gemi trafiğinin aksaması petrol fiyatlarını doğrudan etkiliyor.
İran açısından Hürmüz yalnızca askerî cephe değil, aynı zamanda diplomatik pazarlık aracıdır. ABD birkaç füze rampasını imha edebilir; ancak Hürmüz'ün coğrafyasını ortadan kaldıramaz.
Bu nedenle İran sorununun nihai çözümü askerî değil, kaçınılmaz olarak siyasidir.
Savaşın Washington açısından görünmeyen bir başka maliyeti de mühimmat stoklarıdır.
Özellikle Patriot önleyici füzelerinin yoğun kullanımı dikkat çekiyor. Bazı hesaplamalara göre Pentagon savaş öncesindeki Patriot stokunun yaklaşık üçte ikisini kullanmış olabilir. Stokların eski seviyesine dönmesi ise birkaç yıl sürebilir.
Bu yalnızca İran açısından önemli değil.
Ukrayna Patriot istiyor. Avrupa hava savunmasını güçlendirmek istiyor. Tayvan Çin tehdidine hazırlanıyor. Ortadoğu'daki Amerikan üslerinin korunması gerekiyor.
Washington aynı mühimmatı dünyanın farklı bölgelerinde kullanmak zorunda.
Amerika her cephede aynı anda savaşabilecek kadar mühimmata sahip mi

9