Ortadoğu'da uzun zamandır şu temel soru soruluyor: Bölgenin güvenliğini kim sağlayacak
Soğuk Savaş boyunca cevap büyük ölçüde ABD idi. 1979 İran Devrimi, 1980 Carter Doktrini, 1990 Körfez Savaşı ve 2003 Irak işgali sonrasında Körfez güvenliği neredeyse tamamen Amerikan askeri varlığına bağlandı. Suudi Arabistan açısından Washington yalnızca bir ortak değil, adeta güvenlik mimarisinin omurgasıydı.
Ancak 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu tarihsel denklemde ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine yönelik saldırı sayılmasını öngörüyor. Bu yönüyle NATO'nun 5. maddesine benzetilmesi tesadüf değil.
Bu anlaşmanın bize söylediği ilk şey şudur:
Ortadoğu artık güvenliğini yalnızca Washington'a emanet etmek istemiyor.
Bu ABD'ye karşı kurulmuş bir cephe anlamına gelmiyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ABD'nin Körfez'deki en önemli ortaklarından biri. Pakistan'ın da Washington'la uzun bir askeri geçmişi var.
Ama üç ülkenin ortak bir kanaati giderek güçleniyor: Amerikan güvenlik garantileri artık eskisi kadar otomatik ve öngörülebilir değil.
Afganistan'dan çekilme, İran krizleri, Gazze savaşı, Kızıldeniz'deki saldırılar ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimler bölge ülkelerine şu soruyu sordurdu:
"Bir kriz çıktığında Washington gerçekten bizim için ne kadar ileri gider"
Mekke Anlaşması bu soruya verilen bölgesel bir cevaptır.
600 milyona yaklaşan stratejik hinterland
Üç ülkenin kapasitesine birlikte bakınca anlaşmanın neden önemsendiği daha iyi anlaşılıyor.
Türkiye yaklaşık 86 milyon, Pakistan yaklaşık 250 milyon, Suudi Arabistan ise 35 milyon civarında nüfusa sahip. Doğrudan nüfus toplamı yaklaşık 370 milyon. Ancak ekonomik, dini ve siyasi etki alanları dikkate alındığında bu eksenin etkilediği coğrafya bunun çok ötesine uzanıyor.
Türkiye NATO içinde ABD'den sonra en büyük askeri personel kapasitesine sahip ülkeler arasında. Pakistan yaklaşık 650 bin aktif askeri personeli ve nükleer kapasitesiyle İslam dünyasının en güçlü ordularından biri. Suudi Arabistan ise yılda yaklaşık 75-80 milyar dolar düzeyinde savunma harcamasıyla dünyanın en fazla savunma harcaması yapan ülkeleri arasında bulunuyor.
Ortaya üçlü bir denklem çıkıyor:
Türkiye teknoloji ve operasyon tecrübesi getiriyor.
Pakistan askeri insan gücü ve nükleer caydırıcılık getiriyor.
Suudi Arabistan ise finansman ve enerji gücü getiriyor.
Bu kombinasyonun küçümsenmemesi gerekiyor.
Çünkü güvenlik ittifakları yalnızca asker sayısıyla kurulmaz; para, teknoloji, lojistik ve stratejik derinlikle kurulur.
Asıl mesele İran mı, İsrail mi
Anlaşmanın zamanlaması İran tartışmalarını doğal olarak gündeme getirdi.
Fakat meseleyi yalnızca "İran'a karşı Sünni blok" şeklinde okumak kolaycı olur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan son aylarda İran'la gerilimi azaltmaya çalışan diplomatik girişimlerde de beraber hareket etti. Haziran ayında Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları Kahire'de R4 formatında bir araya gelerek bölgesel güvenlik, enerji piyasaları ve deniz yollarını ele aldı.
Daha önemlisi, aynı ülkeler Gazze ve Kudüs konusunda da ortak siyasi söylem geliştiriyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan son aylarda İsrail'in Batı Şeria ve Mescid-i Aksa politikalarına ilişkin çok sayıda ortak açıklamaya imza attı.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması yalnızca İran denkleminden okunamaz.
Burada daha büyük bir siyasi mesaj var:
Bölge ülkeleri hem İran'a hem İsrail'e hem de dış güçlerin tek taraflı müdahalelerine karşı kendi stratejik alanlarını genişletmek istiyor.
Tarih tekerrür mü ediyor
Aslında İslam dünyasında ortak savunma fikri yeni değil.
1969'da İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu. 1981'de Körfez İşbirliği Konseyi oluşturuldu. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğünde İslami Askeri Terörle Mücadele Koalisyonu kuruldu.
Fakat bu girişimlerin çoğu siyasi deklarasyon seviyesinde kaldı.
Mekke Anlaşması'nı farklı kılan nokta ise daha somut bir karşılıklı savunma yükümlülüğü

12