Deniz parklarından Ege'nin geleceğine: Türkiye'nin haklı tezi

Türkiye'nin Kuzey Ege ve Doğu Akdeniz'de ilan ettiği deniz millî parkları, yalnızca çevrenin korunmasına yönelik bir adım değil, aynı zamanda Ege'de Türkiye'nin meşru hak ve menfaatlerini koruma iradesinin göstergesidir. Atina'nın yıllardır kendi tezlerini tek taraflı biçimde fiilî duruma dönüştürme çabasına karşı Ankara artık daha görünür ve kurumsal bir politika izliyor. Çünkü Ege'de Türkiye'yi dışlayan hiçbir deniz yetki alanı düzenlemesi ne hakkaniyetlidir ne de sürdürülebilirdir.

Türkiye'nin Deniz Mekânsal Planlaması Nisan 2025'te kamuoyuna açıklanmış, Haziran 2025'te IOC-UNESCO sistemine iletilmişti. Yunanistan'ın kendi deniz parklarını ilan etmesinin ardından Ankara da deniz çevresinin korunmasına yönelik projelerini hayata geçireceğini duyurmuştu. Dolayısıyla bugün gelinen nokta ani bir karşılık değil, Türkiye'nin uzun süredir geliştirdiği deniz politikasının devamıdır.

Burada asıl sorulması gereken şudur: Yunanistan'ın kendisine hak gördüğü bir uygulama Türkiye tarafından gerçekleştirildiğinde neden sorun hâline geliyor

Ege'deki anlaşmazlığın temelinde de zaten bu yaklaşım bulunuyor. Yunanistan, adaların deniz yetki alanlarına mümkün olan en geniş etkiyi vermeye çalışırken Türkiye, Ege'nin özel coğrafi şartlarının ve hakkaniyet ilkesinin esas alınmasını savunuyor. Anadolu'nun uzun kıyıları karşısında birkaç kilometrekarelik adaların Türkiye'yi kendi kıyılarının önünde dar bir deniz alanına sıkıştıracak ölçüde sonuç üretmesi hakkaniyetle bağdaşmaz.

Ege'nin coğrafyası yalnızca Yunan adalarından ibaret değildir; Anadolu ana karası da bu denizin temel coğrafi unsurudur.

Bugünkü tartışmanın kökenleri 1970'li yıllara uzanıyor. Kıta sahanlığı ve hidrokarbon arama faaliyetleri nedeniyle 1976'da yaşanan kriz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne ve Uluslararası Adalet Divanı'na kadar taşındı. Aynı yıl imzalanan Bern Mutabakatı ile iki ülke kıta sahanlığı meselesini müzakere yoluyla çözmeye çalıştı. Ancak uyuşmazlık bugüne kadar sonuçlandırılamadı.

Daha da önemlisi, Uluslararası Adalet Divanı 1978'de Ege'de Yunanistan lehine herhangi bir kıta sahanlığı sınırı çizmedi. Mahkeme, Yunanistan'ın başvurusu üzerinden Ege'nin deniz yetki alanlarını Yunanistan lehine sonuçlandıran bir karar vermedi.

Bu gerçek bugün çok önemli.

Çünkü Atina, henüz Türkiye ile sınırlandırılmamış bazı deniz alanlarından zaman zaman sanki üzerinde hiçbir uyuşmazlık yokmuş gibi "Yunan kıta sahanlığı" şeklinde söz ediyor. Oysa Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de kıta sahanlığını ve münhasır ekonomik bölgeyi bütünüyle sınırlandıran bir anlaşma bulunmuyor.

Bu durumda tek taraflı Yunan haritalarını kesinleşmiş uluslararası sınırlar gibi sunmak mümkün değildir.

Türkiye'nin haklı olduğu temel noktalardan biri budur.

Bir devlet kendi haritasını hazırlayabilir, kendi hukuki tezini açıklayabilir ve kendi deniz mekânsal planlamasını yapabilir. Ancak bunların hiçbiri diğer kıyıdaş devletin haklarını ortadan kaldırmaz.

Çevrenin korunması, çözülmemiş egemenlik ve deniz yetki alanı meselelerinde tek taraflı oldubitti oluşturmanın aracı hâline getirilmemelidir.

Ege'de Türkiye açısından bir diğer hayati mesele kara sularıdır. Yunanistan, Ege'de kara sularını 6 milden 12 mile çıkarabileceğini savunuyor. Ancak Ege'nin coğrafi yapısı nedeniyle bu yalnızca teknik bir genişleme değildir. Yüzlerce ada ve adacığın bulunduğu dar bir denizde böyle bir uygulama, Türkiye'nin açık denizlere erişimini ciddi biçimde sınırlayabilecek ve mevcut dengeyi kökten değiştirebilecek sonuçlar doğurabilir.

Türkiye'nin 12 mil konusundaki itirazı bu nedenle keyfî değildir. Ankara'nın temel yaklaşımı, bir devletin sahip olduğunu ileri sürdüğü bir hakkı diğer kıyıdaş devletin hayati çıkarlarını ortadan kaldıracak şekilde kullanamayacağı yönündedir.