Avrupa'nın güvenlik açığı ve Türkiye'nin savunma vizyonu

Eski bir Roma sözü vardır: "Si vis pacem, para bellum"; yani "Barış istiyorsan savaşa hazır ol." Bugünün Avrupa'sı bu cümlenin anlamını geç de olsa yeniden hatırlıyor. Avrupa uzun zamandır "stratejik özerklik" kavramını tartışıyor. Fakat bu kavram çoğu zaman Brüksel koridorlarında, güvenlik raporlarında ve zirve bildirilerinde kalan teorik bir hedef gibi görünüyordu. Ukrayna savaşı, ABD dış politikasındaki öngörülemezlik, Orta Doğu'daki yeni gerilimler ve NATO içindeki yük paylaşımı tartışmaları ise Avrupa'yı sert bir gerçekle yüzleştirdi: Savunma sadece bütçe meselesi değil; teknoloji, üretim kapasitesi, siyasi irade ve stratejik vizyon meselesi.

Bugün Belçika'nın Türkiye'ye yönelişi tam da bu nedenle sembolik bir gelişmeden çok daha fazlası. Belçika Ekonomik Misyonu'nun 10-14 Mayıs 2026 tarihleri arasında Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaret, sadece ticari temaslar dizisi olarak okunamaz. Belçika Kraliçesi Mathilde'in öncülük ettiği heyete dışişleri, savunma ve bölgesel hükümet temsilcileri ile 400'ün üzerinde özel sektör temsilcisi eşlik etti.

Bu ziyaretin en dikkat çekici boyutu ise savunma sanayiiydi. Belçika Savunma ve Dış Ticaret Bakanı Theo Francken'in Türk savunma sanayiine yönelik ifadeleri, Avrupa'nın Türkiye'ye bakışındaki zihinsel dönüşümü açık biçimde ortaya koydu. Francken, Türk savunma sanayisini "rol model" olarak nitelendirdi; Türkiye'nin araştırma-geliştirme, inovasyon, üretim ve nitelikli insan kaynağı alanlarındaki kapasitesine dikkat çekti. Ayrıca Belçika savunma sektörünün önemli bir bölümünün Türk savunma sanayiinden öğrenmeye büyük ilgi duyduğunu söyledi.

Bu sözler sıradan diplomatik nezaket cümleleri değil. Çünkü Avrupa'da uzun yıllar boyunca Türkiye'nin savunma sanayii hamlesi ya küçümsendi ya da şüpheyle karşılandı. Türkiye'nin insansız hava araçları, mühimmat teknolojileri, elektronik harp sistemleri, füze kabiliyetleri ve savunma ekosistemi alanında attığı adımlar Batılı başkentlerde çoğu zaman "geçici bir başarı" gibi görüldü. Oysa bugün aynı başkentler, kendi güvenlik açıklarını kapatmak için Türkiye'nin tecrübesini incelemeye başladı.

Belçika örneği bu anlamda öğreticidir. Belçika, Avrupa'nın kalbinde yer alan, NATO ve AB kurumlarına ev sahipliği yapan, fakat savunma yatırımlarını uzun yıllar boyunca geri planda tutmuş bir ülkedir. Francken'in "biz savunmayı ihmal ettik, siz etmediniz" anlamına gelen değerlendirmesi aslında sadece Belçika'nın değil, Avrupa'nın genel durumunu özetliyor. Avrupa, Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenliğini büyük ölçüde Amerikan şemsiyesine teslim etti. Savunma sanayiini stratejik bir devlet politikası olarak değil, çoğu zaman bütçe yükü olarak gördü. Türkiye ise özellikle son yirmi yılda savunma sanayiini bağımsızlık, caydırıcılık ve teknoloji üretimi meselesi olarak ele aldı.

Avrupa artık savunma kapasitesinin sadece ABD'den satın alınacak sistemlerle sürdürülemeyeceğini görüyor. Avrupa Komisyonu'nun "Readiness 2030" yaklaşımı ve SAFE mekanizması da bu arayışın ürünü. SAFE, üye devletlere savunma yatırımları için 150 milyar avroya kadar uzun vadeli ve uygun koşullu kredi sağlamayı hedefliyor. Ama mesele para bulmakla bitmiyor. Para varsa bile üretim kapasitesi, mühendislik birikimi, test altyapısı, sahadan gelen operasyonel tecrübe ve hızlı karar alma mekanizması yoksa savunma özerkliği kağıt üzerinde kalır.

Türkiye'nin farkı tam da burada ortaya çıkıyor. Türkiye sadece savunma ürünü ihraç eden bir ülke değil; aynı zamanda kendi güvenlik ihtiyaçlarından doğan bir savunma ekosistemi kurdu. Baykar, TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ve diğer savunma şirketleri yalnızca şirket başarısı olarak değil, Türkiye'nin stratejik aklının sonucu olarak görülmeli. Bu ekosistem, devletin yönlendirmesi, özel sektör dinamizmi, üniversite-sanayi iş birliği, genç mühendis kapasitesi ve sahadaki ihtiyaçların teknolojiye dönüşmesiyle oluştu.