ABD ve İsrail'in İran'da yaptığı hesap hatası

2026 başında ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının, başlangıçta İran rejimini çökertmeyi hedefliyordu.

İran'ın sanayi altyapısı ve ekonomisi ciddi zarar görse de rejim ayakta kaldı; halk ayaklanması ortaya çıkmadı ve İran askeri kapasitesini bütünüyle kaybetmedi.

İran'da sessiz ama önemli bir kuşak değişimini hızlandırdı. Eski devrimci kuşağın yerine, Devrim Muhafızları içinden gelen daha genç, daha teknokratik ve daha milliyetçi bir kadro öne çıktı. Bu yeni kadro, ideolojik devrim söyleminden çok devletin bekası, ulusal savunma, stratejik sabır ve kurumsal kapasite üzerine odaklanıyor.

Yeni İran yönetimi artık kendisini sadece "İslam devrimini savunan" bir yapı olarak değil, İran devletini ve İran medeniyetini koruyan milliyetçi bir güvenlik devleti olarak konumlandırıyor. Bu nedenle içerideki siyasal sadakat ölçütü de değişiyor. Önceden temel soru "Yeterince İslami misin" iken, yeni dönemde soru daha çok "Yeterince İranlı mısın" şeklinde ortaya çıkıyor.

Savaş İran toplumunda da beklenmeyen bir etki yarattı. Daha önce rejime karşı büyük öfke biriktiren toplumsal kesimler bile, dış saldırılar karşısında devlete tamamen karşı çıkmak yerine, ülkenin savunulması fikri etrafında daha milliyetçi bir duyguya yöneldi. Daha çok, rejime destekten ziyade dış tehdit karşısında ulusal refleks güçlendi.

İsrail ve ABD, İran rejiminin Haziran 2025'te İsrail'le yaşadığı 12 günlük savaş ve Ocak 2026'daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünerek, 28 Şubat'ta İran'a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlarla hızlı bir zafer kazanmayı bekliyorlardı. Öte yandan, İran önceki savaşlardan ders çıkardı ve özellikle füze, drone, asimetrik savaş ve Hürmüz Boğazı üzerinden yeni bir caydırıcılık kapasitesi geliştirdi.

İran'ın ABD ve İsrail'in hava üstünlüğüne doğrudan karşılık vermek yerine, radar sistemlerini, hava savunma ağlarını, Körfez'deki üsleri ve enerji altyapısını hedef alarak savaş alanını genişletti.

Aynı zamanda İran, bu savaşla birlikte Hürmüz Boğazı'nı sadece bir tehdit unsuru değil, somut bir stratejik koz olarak kullanabileceğini gösterdi. Bu da İran'ın gelecekte yaptırım pazarlıklarından ziyade, enerji ticareti ve deniz geçişleri üzerinden yeni bir ekonomik ve jeopolitik baskı aracı geliştirebileceği anlamına geliyor.

İran'ın Hizbullah, Irak'taki Şii milisler ve Husiler gibi aktörlerden vazgeçmeyeceğini; ancak bu ilişkileri artık daha ideolojik değil, daha stratejik ve disiplinli biçimde yöneteceğini savunuyor. Buna göre İran'ın "direniş ekseni" artık sadece devrimci dayanışma değil, İran'ın ulusal savunma derinliği olarak görüyor.