Tam bi' toplum mühendisliği hikâyesi

Ben altı çocuklu bir ailenin ferdiyim. Kardeşlerimin ikişer çocuğu var. Yeğenler arasında evlilik yaşına gelen henüz yok ama evlenmekle ilgili hayal / plan kuran da yok.

Sosyal çevremde de benzer bir tablo var. Kalabalık ailelerde büyümelerine, çok kardeşli olmanın harikalarına dair anlatacak çok şeyi olanlar bile bir ya da iki çocuğa sahip. Bazıları bunu hayatın akışına, çocuğa bakacak kimsenin olmamasına bağlıyor, bazıları yoğun bir pişmanlık yaşıyor, bazıları ise çocuktan kalan boşluğu kedi-köpekle doldurmaya çalıştığını anlatıyor.

Ailelerimizde birkaç on yılda bile gözlemlenebilen seyrelme iç acıtacak noktada.

Bizler kalabalık bayram sofralarında, şenlikli akraba toplantılarında büyüdük. Amcalar, yengeler, teyzeler, dayılar, kuzenler, baldızlar, enişteler, eltiler yani Türk aile yapısının zengin yelpazesi içinde çok renkli bir kozada yetişirken geldiğimiz noktada çocuklarımızı yalnızlığa terk ediyoruz.

Bir kardeşi olan, çocuklarının ise akraba niyetine sadece bir teyzeye ya da dayıya yahut halaya veya amcaya sahip olduğu aileler.

**

Türkiye'de erken Cumhuriyet döneminden başlayarak 1960'lara kadar doğru bir politikayla nüfus artış politikası uygulanmış. Savaşlardaki can kaybının giderilmesi, iş gücünün artırılması amaçlanarak çok çocuklu olmak teşvik edilmiş. Ama önce 1965'te sonra 1983'te çıkarılan yasalarla nüfusun kökünü kazıyacak adımlar atılmış. "Fazla nüfus" kalkınmanın önünde engeldir, şeklindeki propaganda cümlesiyle. Kürtaj serbest bırakılmış, aile planlaması adıyla köy köy gezip kısırlaştırma işlemleri bedava yapılmış.

2000'lerin başından bu yana ailelerin doğum kontrolüne erişimi serbest. Zaten hemen hemen aynı periyodda okullaşma oranının artması, evlilik yaşının büyümesi, evli çiftlerin çocuk kararını ertelemesi, sezeryanla doğumun çocuk sayısını sınırlaması, artan kısırlık sorunları, kadının çalışması sebebiyle çocuğa bakacak kimsenin olmaması, ekonomik sebeplerle kadının da çalışmak zorunda kalması, boşanmaların artması gibi sebeplerle nüfus artış hızı dramatik biçimde düştü.

Böylece 1960'ta 6,4 olan doğurganlık hızı sonrasında hızla düştü. 2011'de nüfusun kendini yenilemesinde sınır olan 2.1'lik oran bugün 1,4. Yaşayan iki insanın yerine gelecek iki insan yok yani. Bu, uçurumdan aşağıya yuvarlanıyoruz demektir.

**

Buraya kadar kişisel gözlemler ve veriye dayalı bilgiler üzerinden geldik.

Bu noktada kitlelerin/insanların zihinlerinin nasıl manipüle edildiğini, kendi seçimlerimiz sandığımız durumların aslında ne tür dayatmalar olduğuna kısaca bakmak istiyorum.

Kitle iletişim araçlarının ve reklamcılık sektörünün gelişimi kıta Avrupası'nda sanayi devrimine kadar gider ama biz yakın dönemden, son yüzyıldan bu yana ele alalım.

İletişimin temel kuramlarını çalışanlar bir kaynaktan çıkan mesajın kitleler üzerindeki etkisini incelerken aracın gücünü merkeze alırlar. Marshall McLuhan'ın "araç mesajdır" teorisini bilmeyen yoktur. Kullanılan aracın yüklendiği mesaj insanın bilincini, toplumun yapısal değerlerini etkiler, değişime uğratır.

Bu sayede bir filmde anlatılan hikaye, bir haberde öne çıkarılan öğe, bir reklamda vurgulanan sıfat yahut bir manken üzerinde sergilenen kıyafet buna maruz bırakılan kitlede/insanda bir netice doğurur. Onun bilgisini, beğenisini, duygusunu, algısını değiştirir. Onu manipüle eder. Kişi kendi iradesiyle/tercihiyle bir karara vardığını düşünür ama seyrettiği kurgu bunu en baştan planlamıştır.

Çünkü aslında her reklam filmi bir propaganda içerir. Sadece ürün/hizmet satmaz, hem paranızı alır, hem o ürünle/hizmetle birlikte bir yaşam biçimi dayatır.