Sosyal medyada haberlere bakıyordum. Elazığ'da bir bina yöneticisinin (bir site olduğu anlaşılıyor), bahçedeki otları biçmesi için anlaştığı şahıs; elektrikli tırpan yerine yüz baş koyunla gelerek hem yöneticiyi hem de bina sakinlerini şaşkına çevirmiş. Bu durum sadece şaşkınlık yaratmakla kalmamış, çoğu bina sakininin ve yöneticinin psikolojisi bozulmuş. Bir daha ancak profesyonel bir temizlik firmasıyla anlaşacaklarını belirtmişler.
Bu olay Elazığ özelinde anlatılacak olursa; ülkemizdeki modern şehir hayatı ile köy-kırsal yaşantısı arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunun bir izdüşümüdür. Site yönetiminin kurumsal hafıza açısından psikolojisi bozulsa da bazı bina sakinlerinin bu durumdan oldukça memnun olduğunu öğreniyoruz. Bir bina sakininin ifadesine göre: 'Koyunlar doymuş, afiyet olsun. Otlar kısalmış. Otları biçecek makine hem daha pahalı hem de mazotla çalışıyor; böylelikle israfın önüne geçilmiş oldu. Yine mazottan kaynaklı hava kirliliği ve makine sesinden kaynaklı gürültü kirliliği de oluşmadı. Belki koyunlar şehir hayatında bir görüntü kirliliği oluşturabilir; ancak etinden, sütünden faydalandığımız koyunun görüntüsü, her gün sokakta karşılaştığımız kedi ile köpeğin görüntüsünden evladır. Hem şehirde doğduğu için köydeki kuzuyu, keçiyi, oğlağı göremeyen çocuklar için bir açık hava hayvanat bahçesi ayaklarına gelmiştir hem de koyunların gübresi bahçedeki çimler için doğal bir gübre vazifesi görmüştür. Zaten aksi takdirde, o gübreyi (misketi) sağlamak için yönetimin birkaç kamyon gübre alması gerekecekti.
Halbuki bu yöntem; apartman sitelerinin bahçelerinde, kamu kurumlarının yeşil alanlarında ve özellikle yurt dışında oldukça yaygın bir biçimde uygulanıyormuş. Yıllarca yurt dışında yaşamış bir arkadaşımın anlattığına göre bu uygulama, hem ekonomik hem de çevre dostu bir çözüm olarak tercih ediliyormuş. Özellikle çalıştığı iş yerinde, çim biçme ya da yabani ot temizliği için keçilerden yararlanılıyormuş.
Keçiler; hızlı hareket etmeleri ve önlerine çıkan hemen her türlü otu tüketmeleri sayesinde, kısa sürede geniş alanları temizleyebiliyorlar. Üstelik bu yöntem; makine kullanımını azaltarak hem gürültü kirliliğinin önüne geçiyor hem de yakıt tüketimini ortadan kaldırdığı için doğaya daha az zarar veriyor. Aynı zamanda kimyasal ot ilaçlarına duyulan ihtiyacı da azaltarak ekolojik dengenin korunmasına katkı sağlıyor.
Sosyal medyadaki bu 'koyunlu haberi' okuyunca, yazar Mustafa Kutlu'nun Dergâh dergisinde yayımlanan 'Şişedeki Su' hikâyesi hatırıma geldi. Kutlu, büyük şehre ilk geldiğinde akrabalarından birinin yanında kalıyormuş. Bu akrabası onu bir gün lokantaya götürmüş. Hikâyenin bu kısmını Mustafa Kutlu'dan dinleyelim:
"Yanında kaldığım akrabalardan biri beni lokantaya götürdü. Oturduk, yemek bekliyoruz, dikkatimi masada duran su şişeleri çekti, sordum:
-Bunlar nedir
-Menba suyu.
-Normal su yok mu, hani sürahiyle her masaya içilsin diye konur ya.
Akrabamız güldü. "O da var dedi" - O yıllarda Terkos Suyu musluklardan akıyor ve içiliyordu- "Ama bu başka, bu parayla, iyi su yani" diye şişedeki suyun sırrını açıkladı.
Şaşırmıştım... Allah'ın suyu, hem şişeye girmiş, hem de parayla satılıyordu. O yıllarda Anadolu'da suyun parayla satıldığı görülmemişti. Şişeye girse girse ilaç girebilirdi. Ne bilecektim ki temiz içme suyu seneler sonra ilaç gibi şişeye girecek. Altmışlı yılların başlarıydı. Yıllar geçti, su ticareti aldı yürüdü, şimdi bir pet şişe su beş yüz kâğıt.)(Dergah dergisi, Şubat 2020,S.360 s.32)
O yıllarda Anadolu'da suyun para etmesi akıl kârı değildir. Ancak zaman geçti, o gün hayretle bakılan şişelenmiş su bugün hayatımızın en pahalı ve vazgeçilmez gerçeklerinden biri oldu.
Elazığ'daki koyun sürüsü ile Mustafa Kutlu'nun şaşırdığı "paralı su" aslında aynı madalyonun iki yüzüdür. Modernleşme süreci, bize en doğal ve bedelsiz olanı unutturup yerine gürültülü, pahalı ve yapay alternatifler koydu. Bugün bir bahçeyi koyunların temizlemesini "ilkel" bulup gürültülü makineleri "profesyonel" kabul eden zihnimiz, aslında doğaya olan borcunu unutmuş durumdadır. Tıpkı vaktiyle pınarlardan bedava akan suyun şişelenip satılmasını hayretle karşılamamız gibi, gün gelecek doğanın sunduğu bu en basit çözümleri "inovasyon" adı altında yeniden keşfedeceğiz. Belki de asıl mesele, modernitenin bizi hapsettiği o steril cam fanustan çıkıp hayatın kendi doğal ritmine, yani toprağa, suya ve o "yüz baş koyuna" yeniden samimiyetle bakabilmektedir.

22