Kıymetli Arkadaşım Lokman,
Sana bu mektubu "kıymetli arkadaşım" hitabıyla yazıyorum ama aslında bu ifadenin arkasında bir mahcubiyet saklı. Daha önce ortak dostumuz Güven'e de mektup yazmış ve ona da "arkadaşım" diye hitap etmiştim. Kendisi mektubuma cevap verirken, "İyi ki arkadaşım Güven demişsin; eğer kardeşim Güven deseydin çok kızardım," demişti. Oysa onunla kardeşlik hukukumuz hâlâ devam ediyor; belki de bu ifadeden sonra "ediyordu" demeliyim.
Güven, neden kardeşâne değil de arkadaşça bir yaklaşımı tercih etmişti Bu arada şunu da belirteyim: Yazılarımı ilk defa beğendiğini fark etmiş. Mektubunda öyle söylüyor. Bu bir itiraf mıydı, yoksa deneme tarzında yazdığım yazıların samimiyeti mi hoşuna gitmişti, tam bilemiyorum. Son zamanlarda yazılarımı oldukça samimi buluyormuş. Üstelik bunu bana yaranmak için değil, aksine "sana yaranmaya çalışıyor" damgasını yeme riskini göze alarak söylediğini vurguluyor.
Güven'e "kardeşim" yerine "arkadaşım" dediğim için bu ifadeyi sahici bulmuş. Ona göre kardeşlik, içi boş ve ruhsuz bir iskeletten ibaretmiş. Modern dünyada kan bağıyla bağlı olanların bile mal ve miras kavgası yüzünden birbirine düşebildiği, hatta trajik olayların yaşandığı düşünülürse Güven belki de haklıdır. Ancak ne senin ne benim ne de Güven'in yetiştiği iklimde bu karamsarlığın yeri yoktur. Bizim kardeşliğimiz, dünyevi tartışmaların ötesinde manevî bir zeminde yükselebilirdi.
Nitekim inanç bağıyla örülen kardeşlik, biyolojik akrabalığın ötesinde bir kutsiyete sahiptir. Zira bu bağ, fani menfaatler üzerine değil; erdemli bir toplum olma ve ebedî kurtuluşa erme gayesi üzerine inşa edilir. Bu yönüyle din kardeşliği, ruhların ortak bir idealde buluşması değil midir
Güven'le aramızda uzak mesafeler olsa da bir şekilde telefonda hasbihal eder, dertlerine ortak olurduk. En mutlu anlarını da en kederli zamanlarını da bizimle paylaşırdı. Karasevdalara kapıldığı dönemlerde, o sert poyrazlara biz de onunla birlikte maruz kalmamış mıydık Hiç unutmam; sen, ben ve Güven, kar bozan bir Şubat soğuğunda tipiyle mücadele ederek Eyyüpsultan Mezarlığı'na gitmiştik. Üstat Necip Fazıl'ın kabri başında dualar ederken, soğuktan dolayı ellerim donmuş, okuduğum Yasin-i Şerif yarım kalmış ve elimdeki Mushaf rüzgârdan uçmuştu. İşte o an Güven devreye girmiş; hafızlığını konuşturarak benim yarım saatte bitiremediğim Yasin'i iki dakikada ezberden okuyuvermişti. Bu kardeşlik değil de nedir Birbirine omuz vermek ve aynı yolda yürümek değil miydi kardeşlik
Kardeşim Lokman... Evet, bu sözlerden sonra sana artık "Kardeşim Lokman" diyeceğim ve gardını almış bir boksör gibi Güven'in bu fikrine muhalefet edeceğim. Sahi, bize Metin Önal Mengüşoğlu'nun "Kardeşime Mektup" şiirini okuyan Güven değil miydi Murat Kapkıner'in "Kardeşime Mektup" kasetini getiren de oydu. Öyle hatırlıyorum. Mengüşoğlu üstadın bu en sarsıcı, en damardan şiirini beraber ezberlememiş miydik

19