Cumhuriyet'in ilk yıllarında, dilimizin kendi köklerine dönmesi amacıyla atılan adımlar, zamanla bin yıllık bir birikimin tasfiyesine dönüşen keskin bir müdahaleye sahne oldu. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan, kavramsal derinliği haiz canlı kelimeler adeta bir kültür işgaline uğrayarak lügatlerimizden koparıldı; yerlerine ise aceleyle, masa başında icat edilmiş, hafızasız ve köksüz kelimeler ikame edilmeye çalışıldı. Ancak dil canlı bir varlıktır; bu yapay zorlamayı kabul etmedi ve o ruhsuz kelimelerin çoğu zamanla unutulup gitti.
Tarihten gelen kelimelerimizin yerini yenileri alamayınca, dilimizde oluşan bu boşluğu İngilizce ve Fransızca kelimeler orijinal halleriyle kontrolsüzce doldurdu. Bugün geldiğimiz noktada dil, yapay bir devrimle hırpalanmanın bedelini, küresel kültürün rüzgârında kontrolsüz bir evrime ve kimlik kaybına uğrayarak ödüyor.
Bu köksüzleşme ve ardından gelen teslimiyet sürecinin en bariz misalini, "marifet" ve "kültür" kavramları arasında yaşanan amansız ikilemde görebiliriz. Batı'nın zihin dünyamıza ihraç ettiği Fransızca kökenli culture kelimesine lügatlerimizde bir taht aranırken, bu kavramın ruhunu, irfanını ve derinliğini bütünüyle göğüsleyen bin yıllık "marifet" kelimemiz hoyratça bir kenara itildi. Kelime arayışlarındaki savrulma önce Ziya Gökalp'in "hars" tercihine, ardından Dil Devrimi'nin kelime imalathanelerinde türetilen "ekin" kelimesine kadar uzandı. Ancak "ekmek" fiilinden türetilen ve zaten tarihsel olarak bir tarım terimi olan "ekin", Batı'nın o devasa "kültür" kavramı karşısında fıtri olarak aciz kaldı ve bu semantik savaşı kaybetti. Toprakla sınırlı bir kavramın, insanın zihni ve kalbi üretimini karşılamaya nefesi yetmeyince, meydan tamamen "kültür" kelimesine terk edildi. Oysa medeniyet tasavvurumuzun şah damarı olan, bilmenin ötesinde bir usul ve bilgelik barındıran "marifet" ise, sadece "Marifet iltifata tabidir" gibi birkaç kadim kelam-ı kibarın içine sıkışarak lügatlerimizin kuytu köşelerinde unutulmaya yüz tuttu.
Geçtiğimiz günlerde bir dostumuz, sosyal medyada Dil Devrimi sonrası Türkçeye kazandırılan bazı kelimelerden övgüyle bahsediyordu: "arıtmak, er, erdem, esenlik, evrensel, genel, ısı, kıvanç, konuk, kutsal, önemli, özel, subay, tüm..." Oysa bu kelimelerin yarısı zaten kadimden beri Anadolu ağızlarında yaşayan kelimelerdi. Örneğin "arıtmak", asırlardır "arı ve duru" ikilemesinde canlı bir şekilde hayatını sürdürmüyor muydu Kendisine yazdığım cevapta bu yanılgıya dikkat çekerek; "arı, er, ısı, konuk" kelimelerinin zaten hep var olduğunu, "subay" kelimesinin Moğolcadan Çağataycaya geçtiğini anlattım.
Dahası, kelime türetme hırsıyla yapılan vahim hatalar da cabasıydı. Mesela "konuk" kelimesi, Azerbaycan (Oğuz) Türkçesinden yanlış bir şekilde lügatimize dâhil edilmişti. O dönemin dil bilimcileri, asıl kelimeyi "konak" olarak alacaklarına, kelimenin "konuk" halini seçmişlerdi. Sonrasında "konak" kelimesi de günümüz Azerbaycan Türkçesinden ne yazık ki yanlış bir anlam yüklenerek alındı. Bunu ancak Bakü'ye ya da Tebriz'e gittiğinizde, size kalbini açan soydaşlarımızın o sıcacık davetiyle idrak edebiliyorsunuz. Sizi evine buyur ederken "Konağım olur musunuz" derler. İlk duyduğumda garipsediğim bu şahane hitap, aslında bizim hem "konuk" hem de "konak" kelimelerini semantik birer hatayla nasıl yanlış yerlerde kullandığımızın açık bir kanıtıydı.
İşte tam da bu noktada, Türk dilinin büyük üstadı Prof. Dr. Muharrem Ergin'in hafızalara kazınan o meşhur benzetmesi, dil üzerinde yapılan tahrifatların neden fıtrata yenildiğini ve ilahi kanuna çarparak durduğunu gözler önüne serer. Ergin,

27