Ayşe tatile niye çıktı

TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar Paşa, geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında Kıbrıs'la ilgili konuşurken Kıbrıs Müslüman Türk halkının hak ve güvenliğinden bir taviz vermeyeceklerini belirtip "Mehmetçik orada, yüzme bilmeyen gelmesin." demişti. Hulusi Akar Paşa'nın bu sözünün de bir mesaj şeklinde algılayıp acaba ikinci bir "Ayşe tatile çıksın. "operasyonu mu geliyor demiştim.

Bu düşüncemde okuduğum bir kitap da etkili olmuştu. Merhum Devlet bakanlarımızdan Milli Görüş camiasının beyin takımından Süleyman Arif Emre'nin üç ciltlik "Siyasette 35 Yıl adlı kitabının ikinci cildinde Kıbrıs'la ilgili hatıraları okuyunca heyecanlandım doğrusu. Süleyman Arif Emre kitabının 118,135 ve 145. Sayfalarında Kıbrıs çıkarması ile ilgili hatıralarını anlatıyor.

1974 yılının Temmuz ayında, Etimesgut Havalimanı'nda haşhaş ekimi gibi iç politikayı sarsan bir mesele için Afyon'a gitmeye hazırlanan Başbakan Bülent Ecevit ve onu uğurlayan koalisyon ortağı Necmettin Erbakan ve Süleyman Arif Emre ile birlikte kuvvet komutanları da vardı. Hava Kuvvetleri komutanı kendisine uzatılan bir istihbarat pusulasını Süleyman Arif Emre ile paylaşınca o da durumu Erbakan Hocaya iletmişti. Erbakan Hoca daha Ecevit uçağa binmeden onu bir köşe çekmiş durumun vehametini aktarmıştı. Ecevit de ben Afyon'a gidiyorum. Bakanlar Kurulunu topla. Durum ciddi olursa ben de yetişirim demişti.

Olay şuydu: Kıbrıs'ta Makarios'un devrilip "Türk katili" Nikos Samson'un başa getirilmesi ve binalara Yunan bayraklarının çekilmesi, basit bir darbe girişimi değildi. Bu, Türkiye'nin yıllardır ensesinde hissettiği Enosis (ilhak) hayalinin fiiliyata dökülmesiydi. Ancak bu kriz, aynı zamanda Türk devlet aklının kendi içindeki travmalarla, Batı'nın kibriyle ve yıllanmış diplomatik çaresizliklerle de hesaplaşacağı bir arenaya dönüştü.

Kıbrıs meselesi konuşulurken, Türk devlet adamlarının ve askerinin zihninde her zaman 1964 yılının karanlık hayaleti dolaşıyordu. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü'ye gönderilen o meşhur Johnson Mektubu, Türkiye'nin kendi soydaşlarını koruma refleksini diplomatik bir tokatla felç etmiş; Kıbrıs'a doğru yola çıkan donanma yarı yoldan geri dönmek zorunda kalmıştı.

İşte Etimesgut Havalimanı'ndaki o kriz odasında, Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın Necmettin Erbakan'a dönerek kurduğu o cümle, bir askerin durum bildiriminden ziyade, bir milletin onur yeminidir: "Efendim ben Karadenizliyim; takalarla, kayıklarla bile çıkarma yaparız. Yeter ki eskiden olduğu gibi yarı yoldan geri çağrılmayalım!"

Bu söz, on yıllık bir millî utancın, çaresizliğin ve dışa bağımlılığın reddedilmesidir. Siyasi iradenin arkalarında durduğuna ikna olan Türk askeri, o gün teknik yetersizlikleri değil, feda etmeye hazır olduğu ruhu masaya koymuştur.

Siyasi yelpazenin iki zıt ucunda yer alan Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan'ın bu kriz yönetimindeki rolleri, aslında birbirini tamamlayan stratejik bir denge unsuru da olmuştu.

Bülent Ecevit'in garantörlük haklarını sonuna kadar kullanmak ve uluslararası meşruiyeti sağlamak adına Londra'ya gitmesi ne kadar elzemse; o Londra'dayken Erbakan'ın Başbakan Vekili sıfatıyla Ankara'da diplomasiye bel bağlamadan askeri kanatla "de facto" (fiili) bir hazırlık sürecine girmesi de o kadar hayatidir. Erbakan'ın "İngilizler nasıl olsa reddedecek, vakit kaybetmeyelim" öngörüsü, Türkiye'yi masada oyalanmaktan kurtarmıştır. Ecevit Cuma günü Ankara'ya döndüğünde, diplomasinin bittiği yerde harekete geçmeye hazır bir ordu ve geri dönülemez bir irade bulmuştur. Bu ikili tutum, istemli ya da istemsiz, Türkiye'nin hem sahada hem masada kazanmasını sağlayan o muazzam formülü yaratmıştır.