Bazı insanların gittikten sonra geride yalnızca ismi değil, emaneti kalır.
Rahmetli Yaşar Bayboğan abim onlardan biriydi.
Onu tanıyanlar iyi bilir.
Eğitimi bir ticaret değil, insan yetiştirme olarak gördü hep.
Okula bakarken binayı değil, çocukların ve memleketin geleceğini düşündü...
Çağ Koleji'ni kurarken de, Çağ Üniversitesi'ni hayata geçirirken de bugünün değil, yarının çocuklarını düşündü.
Ve asıl imtihan ömür tamamlandıktan sonra başlar.
Vefat ettiğinde çok kişi aynı cümleyi kurdu.
"Bu yük ağır yüktür."
"Bu kurumları yönetmek kolay değildir."
"Hem üniversite hem kolej... Çocuklar bu sorumluluğu taşıyamaz!"
Hayatın en güzel tarafı, bazen cevap vermemesidir.
Cevabı ise zaman verir.
**
Bugün gördük ki Lütfü ve Gökhan Bayboğan kardeşler, babalarının bıraktığı emaneti sadece korumadı; ona sahip çıktı, onu büyüttü ve onu geleceğe taşıdı.
Bu hikâyenin görünmeyen bir tarafı daha var.
Onlar sadece babalarını kaybetmedi.
Annelerini de kaybettiler.
Anneleri Aysen Hanıma bebek gibi baktılar.
Hem de hiçbir şeyden kaçınmadan...
Para uğruna ejderha gibi aç olan o doktora rağmen...
Hayatın büyük boşluklarından ikisi kalplerine yerleşti.
Baba gitti.
Sonunda anne de gitti.
Geriye hem hasret hem sorumluluk kaldı.
İnsan böyle zamanlarda ikiye ayrılır.
Bir tarafı çocuk kalmak ister.
Diğer tarafı ise mecburen büyür.
**
Lütfü ve Gökhan'ın hikâyesi biraz da budur.
Yas tutmaya fırsat bulamadan sorumluluk aldılar.
Sabah gözyaşlarını içine akıtıp, akşam üniversitenin işleriyle uğraştılar.
Personelin maaşlarında eksiklik yapmadılar...
Üniversiteyi büyütmek için çırpındılar.
Bir yanda kurumun geleceği diğer yanda anne ve babanın yokluğu...
Emanetin ağırlığını omuzlarında böyle yaşadılar.
Bugün Çağ Üniversitesi'nin ayakta durması, gelişmesini sürdürmesi, eğitim alanındaki iddiasını koruması yalnızca yöneticilik başarısı değildir.
Bu aynı zamanda vefaya dair bir hikâyedir.
Çünkü bazı kurumlar bütçeyle büyür.
Bazıları ise hatırayla.
**
Kampüste dolaşırken insan şunu düşündüm...
Rahmetli Yaşar Abim bugün onları görse ne hissederdi
Muhtemelen en çok şuna sevinirdi:
Eserinin sahipsiz kalmamasına.
Çünkü her baba çocuklarına servet bırakmak ister.
Ama daha önemlisi, karakter bırakmak ister.
Sorumluluk duygusu bırakmak ister.
Emanete sadakat bırakmak ister.
Lütfü ve Gökhan'ın başarısı, yalnızca bir üniversiteyi ve koleji yönetmelerinde değil; anne ve babalarının adını incitmeden taşımalarında gizlidir.
**
İnsan bazen başarıyı rakamlarla ölçer.
Oysa gerçek başarı, yokluğa rağmen ayakta kalabilmektir.
Eksilerek çoğalabilmektir.
Acıyı öfkeye değil, emeğe dönüştürebilmektir.
Anne ve babasını kaybetmiş iki kardeşin, onların kurduğu eğitim yuvasını dimdik ayakta tutması, belki de bu çağın en sessiz ama en anlamlı başarı hikâyelerinden biridir.
Demek ki yanılanlar olmuş.
Evet, çok yanılmışlar.
Çünkü bazı evlatlar mirası tüketmez.
Mirası taşır.
Ve bazı babalar, öldükten sonra bile çocuklarının omzunda yürümeye devam eder.

10