Yirmi birinci yüzyılın uluslararası sisteminde jeopolitik artık sadece askerî kapasite, enerji güvenliği ya da diplomatik manevralar üzerinden şekillenmiyor. Bilakis yapay zekâ, yarı iletkenler, veri merkezleri ve ileri hesaplama altyapıları, devletlerin küresel güç konumlarını belirleyen temel unsurlar haline gelmiş durumda. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından duyurulan Pax Silica girişimi de bu dönüşümün kurumsal bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Pax Silica, yapay zekâ ve yarı iletken tedarik zincirlerini ABD'nin deyimiyle "güvenilir ortaklar" arasında yeniden yapılandırmayı hedefleyen bir teknoloji güvenliği koalisyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu "güvenli ortak" yaklaşımı, Biden yönetiminin küresel teknoloji ve tedarik zinciri stratejisinde benimsediği üç katmanlı yapı ile de örtüşmektedir. Söz konusu yapıda birinci katmanı, ileri teknolojiye erişim, üretim ve standart belirleme süreçlerinde öncelik verilen "yakın müttefikler" oluşturmaktaydı. Pax Silica'nın katılımcı profili de bu ilk katmanla büyük ölçüde örtüşmekte; teknolojiye erişim, yatırım ve tedarik zinciri entegrasyonu, jeopolitik uyum kriterleri üzerinden şekillendirilmektedir.
Teknokutup Dünya'da Teknoloji bloklaşması ve yeni jeopolitik hiyerarşi
Uluslararası sistemin Teknokutup yapısı göz önüne alındığında Pax Silica'nın arka planında Çin'in yükselen teknolojik kapasitesine karşı bir dengeleme stratejisi bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda Japonya, Güney Kore, Singapur, Hollanda, Birleşik Krallık, Avustralya, BAE ve İsrail gibi aktörler, küresel yarı iletken ve yapay zekâ donanım zincirinde kritik düğüm noktaları olarak konumlandırılmaya çalışılmaktadır. Ancak bu yapı, teknolojik iş birliğini evrensel bir kalkınma aracı olmaktan ziyade, jeopolitik bir filtreleme mekanizmasına dönüştürmektedir.
Daha önceki yazılarımızda da sıklıkla vurguladığımız üzere, artık teknoloji yalnızca bir inovasyon alanı değil; kimin hangi çipe, hangi (yapay zeka) modele ve hangi hesaplama gücüne (quantum) erişeceğinin siyasal olarak belirlendiği bir güç sahasına dönüşmüş durumdadır. Bu durum, küresel teknoloji ekosistemini daha kapalı, daha seçici ve daha hiyerarşik bir yapıya doğru sürüklerken "dijital asimetriyi" de derinleştirmektedir. Öyle ki, yeni uluslararası mimaride bazı ülkeler üretici ve standart belirleyici aktörler olarak öne çıkarken, diğerleri giderek teknoloji tüketicisi ve kritik teknolojilerde dışa bağımlı konuma itilmektedir. Diğer bir deyişle teknofeodalizm giderek zemin kazanmaktadır.
Jeopolitik Açıdan Nvidia'nın yatırımları
Bu bloklaşmanın sahadaki yansımaları yalnızca devlet politikalarında değil, büyük teknoloji şirketlerinin yatırım tercihlerinde de görülmektedir. Nitekim, Nvidia'nın son dönemdeki iki hamlesi bu açıdan dikkat çekicidir. Ermenistan'daki yaklaşık 500 milyon dolarlık yapay zekâ çip altyapısı yatırımı, Güney Kafkasya'da yeni bir teknopolitik denge oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Binlerce ileri seviye GPU içeren bu proje, Erivan'ı bölgesel bir yapay zekâ merkezi haline getirmeyi hedeflemektedir. Ancak gelişmiş çiplerin ihracatının sıkı şekilde denetlendiği bir dönemde bu yatırım, salt ekonomik değil, jeostratejik bir tercih olarak da okunmalıdır. Benzer şekilde, yine Nvdia'nın, İsrail'de planlanan yaklaşık 1,5 milyar dolarlık "gigachip" ve yapay zekâ altyapı yatırımı, İsrail'i küresel hesaplama ağının önemli düğümlerinden biri haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Bir anlamda teknolojik çevreleme gerçekleşirken Türkiye'nin bu tabloda pasif bir izleyici konumunda kalması, uzun vadede teknolojik bağımlılık riskini artıracaktır. Daha önceki yazılarımızda vurguladığımız üzere yarı iletkenler, yapay zekâ altyapısı ve veri merkezleri, artık sadece ekonomik rekabetin değil, egemenlik kapasitesinin de temel unsurlarıdır.

5