Palantir'in Manifestosu: Teknokutup Düzeninin Anatomisi

Geçtiğimiz günlerde Palantir Technologies'in kamuoyuyla resmi sosyal medya hesabında paylaştığı manifesto, ilk bakışta sıradan bir kurumsal vizyon belgesi izlenimi vermektedir. Ancak söz konusu manifestonun satır araları dikkatle okunduğunda çok daha derin bir durumun olduğu anlaşılmaktadır. Zira söz konusu metin bir bakıma küresel güç ilişkilerinin nasıl ve nereye doğru dönüştüğünün, teknokutup dünya olarak adlandırdığımız uluslararası sistemin somut bir kanıtı konumundadır. Bir teknoloji şirketinin bu denli jeopolitik bir dille konuşması dahi başlı başına çarpıcıdır. Zira yirmi iki maddelik manifestoda söz alan yalnızca bir yazılım firması değil; bilakis, belirli bir dünya görüşünü, belirli bir güç hiyerarşisini ve bu hiyerarşiyi meşrulaştıran teknopolitik bir dili temsil eden bir aktör söz konusudur. Daha açık bir biçimde ifade etmek gerekirse, söz konusu manifesto; Biden yönetiminin son resmi kararı olarak açıklanmış ancak kısa süre içinde kadük kalmış "dünya'nın tierlere bölünmesi" yaklaşımından "Stargate" Projesine, oradan Beyaz Saray'ın "America's AI Action Plan" belgesine ve nihayet "Pax Silica" girişimine uzanan bir Amerikan istisnacılığı silsilesinin en son halkası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Daha önceki yazılarımızda da vurgulandığı üzere, yirmi birinci yüzyılda güçten söz edildiğinde artık yalnızca askeri kapasiteden ya da ekonomik büyüklükten bahsedilmemektedir. Veri, algoritmalar ve bu verinin nasıl anlamlandırıldığı, yeni güç alanlarını şekillendirmektedir. Palantir gibi şirketler milyarlarca veri noktasını tek bir çatı altında birleştirerek devasa bir dijital gözetim mimarisi inşa etmektedir. Finansal hareketlerden sosyal medya davranışlarına, bireysel örüntülerden toplumsal dinamiklere kadar neredeyse her alanda analiz kapasitesi sunan bu sistem, devletler (bilhassa ABD) açısından son derece cazip bir araç olarak öne çıkmaktadır. Ancak aynı ölçüde ciddi bir riski de beraberinde getirmektedir. Zira söz konusu sistemleri elinde bulunduran taraf, yalnızca bilgiye değil; o bilginin çerçevelenme biçimine ve nihayetinde karar alma mekanizmalarına da ortak olmaktadır. Devlet egemenliğinin tarihsel olarak toprak ve fiziksel sınırlar üzerinden tanımlandığı düşünüldüğünde, bugün bu egemenliğin veri katmanlarına taşınmış olduğu görülmektedir. Bu bağlamda uluslararası sistem açısında söz konusu katmanların önemli bir bölümünün birkaç özel şirketin kontrolünde bulunduğu gerçeği, özellikle bulut sistemler ve algoritmalar temelinde, uluslararası sistemin yeni kırılganlık noktalarından birini oluşturmaktadır.

Buradan hareketle, yani büyük teknoloji şirketlerinin zikredilen alanlardaki giderek artan tahakkümü dikkate alındığında objektivitenin kar/zarar zaviyesi bağlamında silikleşme ihtimalinden söz edilebilir. Diğer bir deyişle, veriyi işleyen algoritmalar tarafsız değilse, üretilen sonuçlar nasıl tarafsız olabilir Söz konusu sistemler "her şeyi görebilme" iddiasıyla sunulmaktadır. Halbuki ortaya çıkan sonuç, ham gerçekliğin kendisinin aksine algoritmaların filtreden geçirdiği ve belirli yargılarla biçimlendirilmiş bir gerçekliktir.

Suç tahminine yönelik sistemlerin toplumsal önyargıları yeniden ürettiğine ve işe alım algoritmalarının belirli demografik profilleri (Afrikalı, Ortadoğulu gibi) sistematik olarak dışladığına ilişkin somut vakalar artık akademik literatürde geniş yer bulmaktadır. Dolayısıyla buradaki soru işareti teknolojinin kendisi değil; bizatihi bu teknolojinin kim tarafından, hangi değer yargılarıyla tasarlandığı ve yönetildiğinedir. Şu gerçekliği açık ve net bir biçimde ifade etmek gerekmektedir: yirmi birinci yüzyılda devletler, kendi anlatılarını (narrative) algoritmalar üzerinden ihraç etmektedirler. Bu bağlamda da algoritmaların tarafsız olduğunu iddia etmek safdillik olacaktır. Zira yazılan her kod, geliştirilen her algoritma bir tercih içermekte, her tercih ise zorunlu olarak bir siyasi emeli yansıtmaktadır. En nihayetinde bu dijital araçlarla ulaşılmak istenen, geliştiricilerin menşei ülkelerinin ulusal çıkarlarının maksimizasyonudur. Bu noktada şunu da eklemek gerekir ki hiçbir teknoloji şirketi, kendi menşei devletlerinin alî menfaatlerinden azade değildir. Nitekim yazımızın konusunu oluşturan Palantir manifestosunun henüz ilk maddesinde, bu gerçekliğin açık ve net bir biçimde itirafı yapılmaktadır.

Bu tespiti daha da derinleştiren bir unsur manifestonun "kaçınılmazlık" argümanında karşımıza çıkmaktadır. Yapay zekâ teknolojilerinin eninde sonunda devletler arasındaki güç mücadelesi temelinde silahlaştırılacağı, dolayısıyla teknolojinin "demoktratikleşmesi" hususundaki tartışmanın anlamsız olduğu iddiası, son derece tanıdık bir söylem biçimidir. Nitekim Soğuk Savaş döneminde nükleer silahlarla ilgili olarak nerdeyse birebir aynı argüman ileri sürülmüştür. Ne var ki uluslararası silahsızlanma müzakereleri ve insani hukuk normlarının tarihi, bu söylemin aşılabilir olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bugün de aynı şeyin mümkün olduğu savunulabilir. Ancak bunun için söz konusu argümanın nasıl bir siyasi amaca hizmet ettiğini idrak etmek gerekmektedir: teknolojide demokratik müzakere alanını daraltmak ve teknolojiyi bir tercihten çıkarıp yapısal bir zorunluluk gibi sunmak. Herhalde teknokutup dünyanın tanımı daha net bir biçimde yapılamaz. Teknoloji ayrımı çeperinde devletlerin bu derinleşen ayrımda zorunlu taraflara yönelmek durumunda kalması, bu adımı atmayan ya da atamayanların ise marjinalleşerek dijital asimetriye maruz kalması kaçınılmazdır. Bir diğer deyişle America's AI Action Plan belgeisnde açık ve net bir biçimde ifade edilen ABD'nin yapay zekâ alanındaki (yazılım ve donanım) yarışında "başat güç" olması zorunluluğunu besleyecek bir adım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda söz konusu yaklaşım sivil toplumu, parlamentoları ve uluslararası kuruluşları tartışmanın dışına iterek tekno-politik kararları fiilen bir avuç şirketin inisiyatifine bırakmaktadır. Söz konusu durum, yalnızca demokratik bir sorun olarak değil; küresel yönetişim açısından da ciddi bir meşruiyet krizi olarak değerlendirilmelidir.

Yukarıda kısa kısa ipuçlarını verdiğimiz Amerikan istisnacılığı vurgusu ise manifestonun ayrı bir pencereden analizini gerektirmektedir. Nitekim manifestoda bazı kültürlerin daha "ilerici" olduğu iddiası, teknoloji üretimini medeniyetin biricik ölçütü olarak sunmak anlamına gelmektedir. Tarihsel bağlamı görmezden gelen ve sömürgecilik döneminin bilgi hiyerarşilerini yeniden üreten bu yaklaşım, Uluslararası İlişkiler literatüründe "epistemik şiddet" olarak tanımlanan sorunlu bir zemine dayanmaktadır. Teknolojik üstünlük, ahlaki üstünlük anlamına gelmemektedir. Uluslararası toplumun farklı coğrafyalardan gelen aktörlerinin teknolojiyi hangi değerler çerçevesinde şekillendireceğini tartışma hakkı, hiçbir şirket manifestosuyla geçersiz kılınamaz.