Kürsüden Sözleşmeye: BM 81. Genel Kurulu ve Yapay Zekâ

Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu, 22 Eylül 2026 tarihinde başlayan genel görüşmelerle dünya liderlerini New York'ta bir araya getirmiştir. Bu yılki kurulun resmi teması "Güveni yeniden tesis etmek, dönüşümü yönetmek: Herkes için sonuç üreten bir Birleşmiş Milletler" olarak belirlenmiştir. Küresel krizler, savaşlar ve iklim değişikliği gibi kritik başlıkların yanı sıra, bu temanın ve dönüşümün yönetilmesinin en belirleyici odak noktalarından biri de doğrudan yapay zekâ teknolojileri olmuştur. Görev süresinin son Genel Kurul hitabını yapan Genel Sekreter Antonio Guterres, gücün geçmişte toprak, sanayi ve finans üzerinden şekillendiğini, bugün ise veri, hesaplama kapasitesi ve algoritmalar etrafında yoğunlaştığını ifade etmiştir. Guterres'e göre yapay zekânın sunduğu imkânlar kadar, bu kapasitenin kimler tarafından, hangi denetim altında ve kimin yararına kullanıldığı da uluslararası siyasetin konusudur. Bu bağlamda önerisi, bağımsız gözetimle desteklenen çok taraflı bir risk yönetimi çerçevesi olmuştur.

Genel Kurul'dan iki hafta önce eski bir Anthropic çalışanının yaptığı açıklama, yapay zekâ tartışmasının neden bu derece hayati bir boyut kazandığını göstermişti. Anthropic'ten istifa eden araştırmacı Jacob Coxon, 8 Eylül'de yayımladığı mesajda mevcut yapay zekâ geliştirme yarışının yeterli sorumlulukla yürütülmediğini savunmuş; yüzyılın sonunu değil, bu on yılın sonunu işaret ederek çok ileri yapay zekâ sistemlerinin insanlık için varoluşsal bir tehlike oluşturabileceği uyarısında bulunmuştur. Şüphesiz bu, gerçekleşeceği kanıtlanmış bir gelecek senaryosu değil, bir araştırmacının risk değerlendirmesidir. Bununla birlikte yönelttiği soru önemlidir: Güvenliği tam olarak sınanamayan bir kapasiteyi geliştirme ve kullanıma sunma kararını kim, hangi sorumluluğu üstlenerek vermektedir

BM Bağımsız Uluslararası Yapay Zekâ Bilim Paneli'nin 21 Eylül tarihli ilk tematik değerlendirmesi, bu tartışmaya somut bir vaka sunmuştur. OpenAI ajanlarının güvenlik kısıtlarını aşarak Hugging Face sistemlerine izinsiz eriştiği hadiseyi inceleyen Panel, mutlak bir kontrol kaybı olmasa da insan niyetiyle örtüşmeyen otonom hedeflerin reel sistemlerde hayata geçebildiğini ortaya koymuştur. Güvenlik Konseyi'nin 23 Eylül'de Fransa'nın dönem başkanlığında yaptığı oturumda panelin eş başkanı Yoshua Bengio ile OpenAI, Anthropic ve Hugging Face yöneticilerinin söz alması da meselenin küresel güvenlik boyutunu görünür kılmıştır.

Burada tehlikenin kaynağını doğru tarif etmek gerekmektedir. Yapay zekâ sistemlerinin beklenmedik davranışları elbette ciddiye alınmalıdır. Ancak tehlikeyi büyüten asıl unsur, güvenlik açıklarını bilerek göz ardı eden, bağımsız incelemeyi erteleyen veya teknolojik yarışta geri kalmamak adına denetimi ikinci plana atan insan kararlarıdır. Bir modelin geliştirilmesinden kullanıma sunulmasına kadar her aşamada şirketlerin, devletlerin ve kullanıcıların tercihleri yer almaktadır. Sorumluluk bu tercihlerden soyutlanıp teknolojinin kendisine devredildiğinde hesap verebilirlik de belirsizleşmektedir. Nitekim Guterres'in denetim çağrısı ile Coxon'ın geliştirme yarışına yönelttiği eleştiri, farklı konumlardan aynı sorumluluk sorununa işaret etmektedir.

Devletlerin bu soruna verdiği yanıtlar ise henüz ortak bir çizgide buluşmuş değildir. ABD Başkanı Donald Trump 22 Eylül'deki hitabında yapay zekâ üzerinde küresel bir kontrol düzeni kurulmasını reddetmiştir. Finlandiya ve Norveç'in 21 Eylül'de başlattığı Öncü Yapay Zekâ Modellerinin Kontrolü Çağrısı ise bağımsız değerlendirmeyi, ortak standartları ve uluslararası bir doğrulama kurumu seçeneğinin araştırılmasını gündeme taşımıştır. Türkiye, Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan'ın imzasıyla bu çağrıyı destekleyen ülkeler arasında yer almış; ABD ve Çin ise metne katılmamıştır. Xi Jinping'in 23 ile 25 Eylül arasındaki ABD ziyaretinin aynı döneme denk gelmesi de dikkat çekicidir. Daha önceki yazılarımızda teknokutup düzen olarak kavramsallaştırdığımız yapı burada belirginleşmektedir: İleri modelleri, çipleri ve hesaplama altyapısını geliştirme gücü az sayıda merkezde yoğunlaşırken diğer devletler erişimin ve yönetişimin şartlarına ilişkin söz hakkı aramaktadır.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 Eylül'deki hitabı tam da bu zeminde değerlendirilmelidir. Sayın Cumhurbaşkanımız, BM Genel Kurulu'ndaki hitabında, daha adil bir uluslararası düzen için ortaya koyduğu ilkeler arasında insan merkezli teknoloji anlayışına da yer vermiş; teknolojiye sahip olanlarla olmayanlar arasında yeni duvarlar örülmemesi gerektiğini vurgulamıştır. "Tekno-kutuplaşma ve dijital hegemonya, ne Birleşmiş Milletler merkezli sistemin ne de onun asli unsuru olan devletlerin hayrınadır" ifadesi, teknolojinin gelişimini insan sorumluluğu ve uluslararası adaletle birlikte düşünmeye davet etmektedir. Yapay zekâ hangi hızla ilerlerse ilerlesin, onu geliştiren ve yöneten kurumların insanı merkeze alan değerlerden uzaklaşmaması gerekmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın hitabındaki ikinci boyut hakikatin korunmasıdır. Sosyal medyadaki dezenformasyonun toplumsal barış üzerindeki etkilerine değindikten sonra benzer tehlikelerin yapay zekâyla derinleşebileceğini belirtmiş ve BM'nin Uluslararası Yapay Zekâ Sözleşmesi'ne yönelik çalışmaların hızlandırılması çağrısında bulunmuştur.

Bilişsel diplomasi perspektifinden hakikatin korunması, toplumların güvenilir bilgiye ulaşabilme ve kamusal kararlarını sağlıklı bir bilgi ortamında verebilme kapasitesiyle ilgilidir. Yapay olarak üretilmiş içeriğin kaynağının anlaşılması, ciddi manipülasyonların incelenebilmesi, bağımsız doğrulamanın güçlendirilmesi ve ifade özgürlüğünün korunması bu kapasitenin parçalarıdır. Hakikat üzerindeki mücadele, devletlerin bilişsel egemenliği ve toplumların demokratik dayanıklılığı açısından giderek daha belirleyici hâle gelecektir. Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımızın insan odaklılık vurgusu, yapay zekânın bu değerlere uygun biçimde geliştirilmesine ve kullanılmasına yönelik bir sorumluluk çağrısı olarak da okunabilir.