Saflar net

ÖNCEKİ akşam çok yakın dostlarımla iftarda buluştuk.
Sohbet geç saatlere kadar uzadı.
Haliyle seçimleri, İstanbul'u, sınırlarımızın aşağısını konuştuk.
"Orta Doğu'nun alacağı son şekil ne olabilir" diye tartıştık. Her iki dostumun da DUYMADIĞI BİLMEDİĞİ yoktu. Bu yönlerine bayılırdım. Ancak yetmezdi. Bir bütün olarak sistem dahilinde bakıp anlamak, analiz etmek ve karşıdakilerin niyetlerini çözmek durumundaydık. Ben farklı düşünüyordum. Küresel çapta hiçbir olayın kendiliğinden olamayacağını bildiğim için TARAFLARA, KURGUYA ve son tahlilde kazanana odaklanıyordum.
KÜRT KARTI da böyleydi. Tanımında da reçetesinde de sorun vardı!
Öncelikle Türkiye'nin çok büyük bir ülke olduğuna inandığım için korkuyla, kompleksle bakmıyordum olaylara... KÜRESEL GÜÇLERİN bunu bizden daha iyi bildiğini ise genç yaşlarımda öğrenmiştim!
İstanbul elbette önemliydi.
Kimin kazanacağı son derece BAŞKA anlamlar da içermekteydi. Biliyordum.
Seçimin hemen öncesinde KÜRT SİYASETÇİLER ön almaya başladı. Selahattin Demirtaş'tan bir açıklama gelmezken öne çıkan isim Leyla Zana oldu. ÇÖZÜM SÜRECİNİN buzdolabından çıkması gerektiğini, geçtiğimiz ay söyleyen Zana, uzun süre kenarda duran, tavrını göstermeyen isimdi. Şimdi ise meydanlarda.
Kürtler'e "Oylarınızı adaylarımıza verin ki; iktidar ile konuşma zemini yakalayabilelim" diyordu...
Kendi açısından haklıydı...
Gelin isterseniz buradan gidelim. Açalım...
Zana 1991'de vekil seçildi. "Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum" cümlesiyle MECLİS'i karıştırdı.
2 Mart 1994'te ABD'de yaptığı konuşma nedeniyle Orhan Doğan-Hatip Dicle-Ahmet Türk- Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak ile birlikte dokunulmazlığı kaldırıldı.
17 Mart'ta tutuklandı. 15 yıl ceza aldı.
Amerika Birleşik Devletleri, iki kez IRAK'ı vurdu, asker yolladı.
Bölgenin altını üstüne getirdi.
Dengeler sarsıldı. Liderler değişti, güç dengeleri farklı kulvarlara taşındı. ABD ile yürüyen sadece KÜRTLER kaldı. İstenen de buydu. Ancak ABD dışında diğer KÜRT KARTI'na sarılanlar da vardı. AVRUPA da devredeydi.
Hatta İran ve Rusya da... Ancak PKK sahne alınca konunun anlaşılması, konuşulması zorlaştı. GÜVENLİK ÇERÇEVESİNDEN işi çözmek isteyenler öne çıktı. Eksik olan buydu!
1950'lerden günümüze bakın! Kürtler SOSYOLOJİK olarak vardı ancak siyaseten yoktu. KÜRESEL mücadeleyi bölgede KÜRTLER üzerinden verenler bu gidişatı bir şekilde değiştirdi. SORUNLU BÖLGE olarak karşımıza çıkan coğrafyaya EKONOMİK olarak bakılmıyordu. Bölge ülkenin geri kalanıyla bir BÜTÜNLEŞME HALİNİ yansıtmıyordu.
Sınır ötesiyle kurdukları ticari ilişkilerle kayıt dışı ekonomik ritim tutturmuşlardı. Son sözü FEODALİTE söylüyordu. Bölge sosyal ve ekonomik olarak dışarıda tutulmuş olsa da bölgenin KARAR VERİCİLERİ her daim ANKARA ile bütünleşme hali sergiliyorlardı. Kültürel açıdan da ekonomik açıdan da İSTANBUL ile aynı ritmi yakalamada başarılıydılar.
KÜLTÜR tartışması hiç bitmiyordu! Bölge insanının, KÜRTÇE konuşması ya da TÜRKÇE öğrenmesi üzerinden koca koca adamlar TV'lere çıkıyor konuşuyorlardı. Akıllarınca sorunları çözüyorlardı! Oysa yanlıştı! PİYASA ŞARTLARI bölgeye inmedikçe üretim, rekabet, eğitim temposu değişmedikçe DİL de değişmez ve gelişmezdi! EKONOMİK canlılık DİL'i de beraberinde getirirdi zaten. Haritayı alın, önünüze bakın! Ülkelerin üzerinden geçin.
Komşularına, ilişkilerine, aynı orijinden olanların savrulmalarını inceleyin! İnsanları bir arada tutan şey kültür ve soy benzerliği değildir. Aynı çatı altında güven ve refah içinde olmalarıdır. ABD böyledir! Anlamıyorduk...
Devam...
Bölgenin ekonomik yazılımının değişmesi şarttı. Bu AĞALIK'ı da devlet eliyle meydana getirilen ZENGİNLERİ de frenleyeceği gibi bölge insanının, zenginlikten pay alır hale getirilip ülkeye bağlılığını artırırdı.
VATANDAŞ olarak kendi kimliğiyle öne çıkar, çatışma alanları silinip giderdi. Rahmetli Özal da, Adnan Kahveci de bunu istiyordu. Ekonomik veriler yükselirse sonucun değişeceğini biliyordu.
Bölgeye yönelik bir politika oluşturulmadı ve olay sadece terör olayı gibi görüldü. Sorunun çözümü askerlere bırakıldı. Haliyle çok zaman kaybedildi. Hem olayı