Savaştan sonra

ABD'nin askeri gücü ve ahlaki kredisi aynı anda kırıldı, Hürmüz Boğazı'ndaki enerji krizi kapitalist düzenin sınırlarını mı son bulmuş?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, Washington-Tahran çatışmasının sadece bölgesel bir savaş değil, kapitalist uygarlığın temelindeki düzeni sarsan bir kırılma olduğunu ileri sürmektedir. Bu iddiayı, enerji akış kesintileri, jeopolitik dengelerin çözülmesi ve ABD hegemonyasının Vietnam, Afganistan, Irak'tan sonra Ortadoğu'da da başarısızlığa uğraması aracılığıyla desteklemektedir. Ancak yazarın "Amerikan imparatorluğu projesi nihayet çöktü" şeklindeki keskin yargısı, ABD'nin halen sahip olduğu teknolojik, finans ve asker gücünün gerçekten bu kadar erozyona uğramış olup olmadığını sorgulatmıyor mu?

Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu. Ancak bir şey kesin: Bu savaşla kapitalist uygarlık ekonomik, jeopolitik, hatta psikolojik bakımdan bir eşiği aştı.

İlk belirtiler, Hürmüz Boğazı'nın kapandığı hafta ortaya çıktı. Tarihin en büyük enerji akış kesintilerinden biri yaşandı: Küresel petrol üretiminin yüzde 10'u piyasadan çekildi, fiyatlar üç hafta içinde yüzde 55 arttı. Katar'daki Ras Laffan tesisine yönelik bir İHA saldırısı LNG kapasitesinin yüzde 17'sini devre dışı bıraktı. Gübre tedarik zincirlerindeki tıkanma küresel gıda üretimini tehdit etmeye başladı. Bu salt bir bölgesel savaşın karmaşık etkisi değil, kapitalist uygarlığın sinir uçlarına doğrudan dokunan bir kırılma.

DENGELER DAĞILIYOR

Bu kırılma, küresel düzeyde yerleşik jeopolitik dengeleri de değiştiriyor.

İran, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra yoğunlaşan bölgesel etkisini yeni bir düzeye taşıdı. Şimdi, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bir müzakere aracına dönüştürerek enerji jeopolitiğini yeniden tanımlıyor. İran'da rejim değişti ama Trump'ın, İsrail'in beklediği yönde değil: Görece etkin denetleme, dengeleme kurumlarına sahip bir İslami cumhuriyet, yerini Devrim Muhafızları'nın elinde bir askeri diktatörlüğe bırakıyor. Savaş İran'ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmadığı gibi, bu kapasiteyi geliştirme iradesini daha da güçlendirmiş görünüyor. Trump rejimi hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremedi. Dahası, Gazze soykırımından sonra, İsrail rejimi Trump'ı savaşa sürükledi, halkını İran füzelerinden koruyamadı, muhalefeti şiddetle bastırıyor, Filistinlilere özgü idam cezası getirdi: Artık gücü, demokrasi iddiası, uluslararası meşruiyeti ciddi biçimde sarsıldı.

ABD açısından sorun salt bir dış politika fiyaskosu değil. Derin bir toplumsal kutuplaşma, "süreç olarak faşizm" dinamikleri altında ABD, 1945 sonrası kurduğu uluslararası düzenin taşıyıcısı olma kapasitesini yitiriyor. NATO'nun işlevselliği zayıflarken Avrupa Birliği ortak bir dış politikadan, askeri yapıdan hâlâ yoksun. Rusya ve in, bu çözülmenin açtığı boşluklardan yararlanıyor.

ABD'nin 2000'li yıllarda giderek zayıflamakta olan hegemonyasını hâlâ ayakta tutan sütunlardan ikisi -askeri gücüne duyulan güven, ahlaki üstünlük imajı- aynı anda kırıldı. "Güç haklıdır" savı uluslararası hukuku yıkarken devasa askeri kapasite, İran'ın asimetrik taktikleri karşısında belirleyici olamadı. Trump'ın siyasal çizgisinde ABD, Vietnam, Afganistan, Irak fiyaskolarında yapılan hataları yeniden üretti. "Amerikan imparatorluğu" projesi nihayet çöktü.

BAŞKA ŞEYLER DE...

Körfez monarşilerinin yarım yüzyıldır sürdürdüğü denge düzeni de... ABD güvenlik garantisinin aşınmasıyla birlikte bu ülkeler yeni arayışlara yöneliyor. Türkiye, Pakistan, Güney Kore gibi orta ölçekli güçlerle ilişkileri derinleştirmek bir seçenek; ancak bu ilişkilerin bir süper gücün sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini doldurması mümkün değil. Diğer seçenek ise İran ile bir uzlaşma zemini aramak. Her iki yolda da maliyet, belirsizlik yüksek.