Yazar, Hemingway'den Auden'e uzanan edebiyat referanslarıyla, Batı merkezli sistemin entropi yasasına uyarak dağıldığını ve bu sürecin yapay zeka teknolojileri tarafından derinleştirildiğini ileri sürüyor. Palantir örneğiyle, veri egemenliğinin sömürgecilikten daha katmanlı bir kontrol mekanizmasına dönüştüğünü göstermek istiyor. Ancak bu çöküş sürecinin demokratik bir sonuca mı, yoksa daha otoriter yapılara mı yol açacağı gerçekten belirsiz değil midir?
ağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir "Manifesto"su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway'in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır: "Önce yavaş yavaş, sonra aniden." Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.
2026'nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma. W.H. Auden'in, 1947'de "Anksiyete ağı" şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o "Nereye gidiyoruz" sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.
ENTROPİ AĞIKapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür. W.B. Yates'in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. Borçlar sürdürülemez eşiklerde, orta sınıflar yapısal olarak eriyor, bölgesel enerji şokları eşzamanlı dalgalar halinde yayılıyor. Tedarik zincirleri, ticaret artık yalnızca ekonomik faaliyetler değil, stratejik araçlar. Batı merkezli sistem 2008 krizinden bu yana yama üstüne yama ile ayakta tutuldu. Şimdi o yamaların dikişleri atıyor: Entropi hızlandı!
Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise "seçici istikrarsızlık", hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı'ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; in'in enerji maliyetlerini, Avrupa'nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.
KURTZ'TAN PALANTİR'ETeknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde "anksiyeteyi" koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi'nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.
Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake'ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.

22